çapulcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çapulcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eyl 2013

Çapulcu Y-kuşağı ve Tuncel Kurtiz




Gezi Parkı’nın imara açılmasına tepkili olan gençlerin, ağaçlarının sökülmeye başladığı haberi ile ağaçları korumak için bir eylem başlattıklarını duyduğunda gülümsemişti Tuncel Kurtiz…

77 yaşındaydı…bir zamanlar o da bu üniversiteli gençler gibiydi…bütün benliği ile daha güzel bir dünya için atıyordu yüreği. üniversitede hukuk, psikoloji, filoliji, sanat tarihi okumuştu ama bitirmek nasip olmamıştı.  54 yıl önce hiç ayrılmak istemeyeceği üniversitesinde okumaya başlamıştı. Dormen tiyatrosunun kapısından girdiğinde “işte” demişti…”işte benim hayatımın üniversitesi bu tiyatro sahneleri”  ne geçen yıllar ne de aldığı ödüller ona yeterli gelmişti kendisini mezun etmeye… Rahmetli Yılmaz Güney’in Sürü filminde oynayınca daha önce adını bilmeyenler de tanımıştı… ünlüydü artık… ama ünlü olması yeterli olması demek değildi.. daha çok çalışması gerekiyordu… o da öyle yapmıştı.. hep daha iyisi için çalışmıştı…

31 Mayıs sabahı polisin Gezi Parkı’ndaki gençlere saldırarak çadırlarını yaktıklarını öğrenip de görüntüleri izlediğinde, kendi  gençlik anılarına daldı bir süre.. hiçbir şey değişmeyecek miydi bu ülkede? Her gelen iktidar, henüz çıkar hesaplarıyla kirlenmemiş gençleri anlamaya çalışmak yerine, böylesine canlarını yakarak yüreklerindeki  sevgi ve dünyayı güzelleştirme umutlarını mı alacaktı ellerinden???... Yılların yorgunu vücudunun isyanına  bir okkalı küfür sallayarak doğruldu yerinden… yalnız bırakmayacaktı bu gençleri… elinden ne geliyorsa onu yapacaktı… yüreklerindeki geveze umut kuşları ölmesin diye…

Meydanları dolduranların arasında sanatçı arkadaşlarını, anneleri-babaları görünce.. “haydi Türkiyem, bu kez yalnız kalmasın gençlerimiz… bu kez yaralanmasın yürekler, bunu borçluyuz bu gençlere” diye düşünerek sevinmişti.. heyecanlanmıştı  bypass’lı kalbi …  

Sonra bir şey dikkatini çekti… bu gençler kendi gençliğindeki gençlerden çok daha  farklı bir şeyler söylüyorlardı….

Kendilerine Y-kuşağı diyen zekaları ve mizah anlayışlarıyla tüm dünyaya seslerini şimdiden duyuran bu gençler  “özgürlüklerime dokunma” diye slogan atıyorlardı…“daha fazla özgürlük ve daha fazla eşitlik…. “ şeklinde alıştığı çapulcu sloganları değildi…Kaşlarını çattı  daha iyi duymaya çalıştı onların  beyinlerinden kalplerinden saçılanları…

 “yetmez ama evet” diye kabullenip zamanla iyileşme beklerken  “mevcut” olan  özgürlük ve haklarının ellerinden alındığı algısı içine girdikleri için meydanlara çıkmışlardı…

Şimdi anlıyordu onları… şimdi anlıyordu o yorgun yüreği,  90 yıllık Cumhuriyet’in nesillere kattıklarını… şimdi çok daha iyi anlıyordu Atatürk’ün eğitime neden bu kadar çok önem verdiğini… şimdi anlıyordu  “insan” değerlerinin yükselişinde doğru bilginin önemini… şimdi anlıyordu sosyal ağların sağladığı önyargılar olmadan başlayan arkadaşlıkların insanlığa katkılarını… sosyal ağların sınıfsız ve önyargısız  toplum yaşamını buraya taşımışlardı.. ”Gezi Ruhu”  ile farklılıkların güzelliklerini paylaşmanın,  çatışmaların acılarını paylaşmaktan daha güzel olduğunu gösteriyorlardı tüm dünyaya…

Yıllar boyunca,   “daha fazla” bir şey istemek için sokağa dökülmeden beklemişlerdi…
 “seçimlerle gelen iktidarlara, onlara oy verenler  adına saygılıyız”  demişlerdi sessiz ve tepkisiz duruşlarıyla…
Karşılığında aynı saygıyı bekleyerek…  
Ama olmamıştı…  bekledikleri saygıyı görememişlerdi…
Gezi Parkı’nda olanlardan sonra… sessizliklerini bozmaya karar vermişlerdi…

“28 şubat’ta bize eziyet edilirken neredeydiniz?” diyenlere cevaben;
“ biz kreşteydik…” derken çapulcular, aslında;
 “geçmişte birileri senin canını yakmış olabilir… belki dedelerimiz… belki babalarımız… ama biz değiliz senin canını yakan… gel kan davasından vaz geç… bizim masum kanlarımız bulaşmasın ellerine… intikam yeni intikamları doğurur.  Bugün senin canını hiç acıtmamış olan,  sana-senin değerlerine- yaşam biçimine saygı gösteren biz duruyoruz karşında… senden de tek istediğimiz aynı saygıyı senin de göstermen… bu dünyada hepimizin barış içerisinde, kimseye haksızlık yapılmadan sevgiyle yaşayabileceği kadar yer var… ”  diyorlardı

Tuncel Kurtiz’in yaşlı yüreği çevresinde gördüğü bu gençlerle gurur duyuyordu…  ama... gençlerin kalplerinden yükselen umut ışığını izlerken yüreğinin acımasına engel olamıyordu.. biliyordu iktidarlar bir kere çapulcu dedikten sonra , çapulcu dediklerinin seslerini duymayı red ederdi… tarih kitapları bunlarla dolu değil miydi? Ya kendi tecrübeleri?... Ama kalbindeki umut kuşu gençlere inanmak istiyordu…bu kez farklı olsun… yeni bir sayfa açılsın… istiyordu….

Tuncel Kurtiz’in yorgun yüreğinin umut kuşu bir kez daha hüzünlü es ler vermeye başladı umut şarkısında….İktidarın  barışçı göstericilere karşı cevabı, gençlerin yüreklerine öfke enjekte eden,  polis şiddeti, gözaltılar, tutuklamalar, yaralanmalar, ölümler oldu…

Öfkelerini olabildiğince kontrol etmeye çalıştı genç çapulcular… yaşananları  izleyenler dayanamadılar kitleler genişledi.. onlara destek verenlerin sayısı arttı…

Bu genç çapulcular sadece AKP iktidarına değil tüm dünyaya sesleniyorlardı ve onların çağrılarını duydukça gözleri doluyordu Tuncel Kurtiz’in…

Y-kuşağı, intikam ve kin dolu bir dünyada yaşamak istemediğini haykırıyordu… onlar yarınların huzurunu geçmişin kanlı intikamlarıyla uğraşmaya tercih ediyorlardı…  ellerine kan bulaşsın, rüyaları kabuslara dönüşsün istemiyorlardı…  savaş haberlerinde insanların birbirine uyguladıkları vahşetleri izlemek istemiyorlardı…  onlar ne öldürmek istiyorlardı ne de ölmek istiyorlardı…sadece keyifle yaşamak istiyorlardı… şarkı söylemek dans etmek istiyorlardı… aşk istiyorlardı kin yerine…

Bu çağrılara cevaben, orantısız şiddet uygulayan, kapalı alanlara ve insanlara nişan alarak gaz bombası atan,  ağır yaralanmalara ve hatta ölümlere sebep olan polisleri  Başbakan’ın  “kahraman…”  diye nitelendirdiği tüm medyada yer aldı.

Ancak bu kahramanların kahramanlık videolarını fotoğraflarını yayınlamadılar…. Tıpkı çapulcu hareketini yayınlamadıkları gibi….

Madem ki polislerin yaptıkları yasaldı.. doğruydu… görevlerinin gereğiydi… kahramanlıktı… yayınlanmasında nasıl bir sakınca olabilirdi?  Neden ülkenin bütününün bu kahramanları tanımasını, destan yazan kahramanlıklarının nasıl gerçekleştiğini gözleriyle görmelerini  istemediler ki? “…

Madem polis sadece görevini yapmak için sahalara iniyordu,  kasklarındaki numaraları kapatma gerekçeleri neydi?  Neden bu güzide polislerimiz kahraman kimliklerinin bilinmesini arzu etmediler?

Madem ki çapulcu hareketi 3-5 vandal çapulcu işiydi neden medya sansürlendi? Kimden ne gizleniyordu? Neden gizleniyordu?

diye sorgularken çoğunluk…..

Tuncel Kurtiz  iktidarlarların neyi neden sansürlediklerini ve neyi neden söylediklerini kavrayacak kadar bu dünyada yaşamış olmanın tecrübesiyle,  yorgun bedeninin limitlerini zorlayarak dolaştı meydanlarda, gençlerin yüreklerindeki umut kuşlarını yaşatmaya, öfke kıvılcımlarını  sakinleştirmeye çabalıyordu…

Polislerin görüntüleri gizlenirken, çapulcu gençlerin kendi kendilerinin fotoğraflarını ve videolarını çekip sosyal ağlarda paylaştıklarını gördükçe onların cesaretleri ile gururlanırken kimliklerini öğrenen iktidarın onlara yapabileceklerini düşündükçe kalbinin sıkıştığını hissediyordu…

Ama biliyordu ki bir insan, bir şeye, gerçekten inanıyorsa ve yaptığının doğru olduğundan eminse.saklanmaz…gizlenmez… başına ne gelirse gelsin inancından vaz geçmez… o yüzden bu gençlerden “suç işlemişler” gibi gizlenmelerini beklemek onları gizlenmeye ikna etmek olanaksızdı…

Nitekim, bir sürü genç, tutuklamalara tepki olarak kaçıp saklanmak yerine  “demokratik hakkımı kullandım ben de suçluyum” diyerek kendilerini ihbar ettiler…

Dayak yediler,  yaralandılar, gözlerini kaybettiler, hayatlarını kaybettiler,  tutuklandılar, işlerinden atıldılar….   Vaz geçmediler… Tuncel Kurtiz de vaz geçmedi onların yanında olmaktan… hıçkırıklar boğdu kalbini onlar acı çektikçe… onlardan birileri öldürüldükçe… bir kez daha kardeş kavgasında kan dökülmesini izlemeye dayanamıyordu artık… umut kuşu yorulmuştu çırpınmaktan ama direniyordu canlı kalmaya…

27 Eylül 2013 sabahı sporunu yaptı… evine döndü… ve düştü… düştüğü yerde öylece kaldı… 77 yıllık bir yaşam… hiç susmayan umut kuşu….  Daha güzel bir dünyada yeniden yaşamaya yola çıkmıştı…

Giderken biliyordu aslında;
Gezi Parkı Çapulcularının şimdiden tarih sayfalarında yerlerini aldılklarını…  

Bu iktidar bir 30 dönem daha %90larla oy alarak iktidarda kalsa bile… hatta yeni bir  Osmanlı İmparatorluğu yaratsa bile,  7 cihanı yönetse bile,  tüm dünya başkanları önlerinde diz çökse bile….  tüm dünya bu iktidarın uygulamaları ile Türkiye’yi demokrasi anıtı olarak görse bile.. tüm ülkelerin gençleri bizim ülkelerimizin üniversitelerinde okumak istese bile… tüm güneş sistemindeki gezegenlere tüm diğer ülkelerden önce üsler- koloniler kuracak kadar bilimde – teknolojide ilerlesek bile… Çapulcularla ilgili tüm kayıtlar silinse,. tek bir yazılı ve görsel kanıt kalmasa bile…. Çapulcu efsanesi kulaktan kulağa yayılarak yaşayacak ve büyüyecek…

Bugün adı bile telafuz edilmeyen, “devede kulak olan” Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük,  Ali İsmail Korkmaz, İrfan Tuna  ve polis Mustafa Sarı da tarih sayfalarında  Uğur Mumcular, Deniz Gezmişler, Çetin Emeçler, Bahriye Üçoklar, Hrant Dink … ve daha birçokları gibi … efsaneleşerek yaşayacaklarını biliyordu…





Nereden mi ????

Çok basitti…. Sadece 77 yıllık ömrünce yaşadıklarına bakıyordu... sonra daha eski  tarih sayfalarına… efsanelere…
İnsan evlatları unutmuş görünebiliyorlar ama asla unutmuyorlardı…. kendileri için ölmeyi göze alan kahramanları…

Ama kendisinin de gönüllerde hep yaşayacağını… bilemedi…

Oysa…
ne tiyatro sahneleri, ne beyaz perdeler, ne ekranlar, ne çapulcular, ne de seyircilerin unutacak seni….



25 Eyl 2013

Gerilla Çapulcu: Che Guevera


Dedik ya... Çapulcuların da türleri var kendi içlerinde... Bugünkü Çapulcu türümüz Gerilla Çapulcular... 

Gerilla çapulcular denilen bu insanlar kendi rahatlarından, kendi mesleklerinden ve kendi mal varlıklarından vaz geçtiler.  Çevrelerinde olan biten eşitsizlikleri, haksızlıkları gördükçe tepki gösterdiler... "benim keyfim yerinde bana ne diğerlerinden " demek yerine...


"Bir devrimci başkasına atılan tokadı kendi yüzünde hissedendir."


Tepki gösterdikçe mücadele ettikçe karşılaştıkları iktidar baskılarının artması ile,  zorunlu olarak silahlı mücadeleye geçen, ama asla bu gücü kendi çıkarları için kullanmayan, halka eziyet etmeyen, her zaman, her şekilde halkların eşitliğini ve özgürlüğünü her tür bireysel çıkarlarının üzerinde tutan çapulcular oldular.  

Che Guevera bu çapulculardan sadece bir tanesi... adı en çok bilinen çapulcu liderlerden bir tanesi...  bu nedenle onun hikayesi diğer çapulcularla iç içe geçmiş bir hikaye... olabildiğince kısa anlatacağım kendi bildiğim kadarını... 

ve  daha sonra O'nu gerilla olmaya iten en önemli etken olan, ABD + "Faiz" Lobileri +  kişisel çıkarları için ülkesini ve halkını satmakta sakınca görmeyen vatan hainlerinin  ortak çıkarlarını korumak adına bir ülke halkını nasıl yok saydıklarını, kaderlerini nasıl tayin ettiklerini anlatan en bariz örneklerden birisi olan Jacobo Arbenz Guzmán'ın hikayesini...

"Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarımın üzerinde ölmeyi tercih ederim."

"Sevgili dediğin güzelliğiyle seni kendine aşık eden değil, 
Sana kendin olabilme şansını verendir."

Che Guevera, gencecik bir Arjantin'li doktor... Latin Amerika'da mesleğini icra etmek için dolaşırken karşılaştığı eşitsizlikler ve haksızlıklar yüreğini burkar ötesinde de 1954 yılında Guetemala'da  doktorluk yaparken, eşitsizlikleri kaldırmaya çabalayan, bu uğurda kendi ailesinin mal varlığını bile halka dağıtan Jacoba Arbenz'in ve hükümetinin devrilmesi için, CIA ve bazı çıkar çevrelerinin yaptıklarına şahit olur... 
"Yağmur komünisttir; çünkü herkese eşit yağar. 
Rüzgar ise kapitalisttir zayıf olanı yıkar"

Yaşadıkları ve gördüklerindeki acımasızlık o denli kendisini etkiler ki, Meksikaya giderek ABD'ye karşı özgürlük mücadelesi veren Fiedel Castro liderliğindeki Kübalı çapulculara katılır. 


Hayatta öyle seçimler yap ki; kazandığın şeyler, kaybettiklerine değsin...

1956 yılında General Fulgencio Batista  yönetimini devirmek üzere, Che Guevara, Fidel Castro ve kadın-erkek karışık 80 kişilik bir çapulcu gurup Küba'ya gelir. Bu gurup  26 Temmuz Direnişçileri adı ile anılır. Planları Sierra Maestra  dağlarını direnişleri için üs olarak kullanmaktı. Daha dağlara çıkarken devlet ordusu tarafından saldırıya uğradıllar. 16 kişi sağ kaldı ve ellerinde sadece 12 silah vardı. Birkaç ay boyunca, silah stoğu tedarik etmek için saklanarak yaşadılar.


"Hayat Korkakları Affetmez..."

Çapulcu gerillalar bölge kontrolünü ellerine aldıklarında ilk icraatları toprakları tarım işçileri arasında paylaştırmak oldu.  tarım işçileri  General Batista ordusuna karşı gerilalara destek verdiler.  Hatta bazı tarım işçileri, öğrenciler ve özllikle Katolik rahipler Castro'nun çapulcu ordusuna katıldılar.


"aç insanların karnını doyurduğum zaman bana kahraman diyorlar. bunların neden aç olduğunu sorduğum zaman ise; bana komünist diyorlar."

Bu çapulcu ordusu hakkında bilgi edinmek için sayısız insanlar sorgulandı, işkenceler yapıldı ve öldürüldü. Şüpheliler, çocuklar dahil, meydanlarda halkın gözleri önünde asıldılar... ibret-i alem için...

General Batista ordusunun bu acımasız tutumu  çapulcu gerillalara desteği artırdı.


"Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir."

1958 yılında , tüm ülkenin avukatları, doktorları, mimarları, mühendisleri, muhasebecileri, işçileri gibi kitleleri temsil eden 45 organizasyon yönetime karşı bir açık mektup imzaladı.  
Ülkenin fakir halkının desteği ile hareket eden Castro böylece, etkili orta sınıf desteğini de yanına almıştı.

Bunun anlamını kavrayamayan General Batista'nın bu mektuba cevabı, Sierra Maestra'ya daha fazla ordu gücü göndermek oldu... Castro'nun 300 kişilik gerilla ordusuna karşı 10.000 kişilik tam techizatlı devlet ordusu... 

Castro'nun gerillaları başarı üzerine başarı kazandılar ve General Batista'nın ordusunun aksine, Castro ordusu esirlerine insanca davrandı. Bu nedenle, işler kötüye gittiği zaman Batista ordusu askerleri savaşmak yerine teslim olmayı tercih ettiler. Hatta bazı bölükler toplu halde Castro ordusuna katıldılar.


"İyilik yapmaya devam et, karşındaki o iyiliğe layık olmasa bile, sen o iyiliğe layıksın."

A.B.D. general Batista ordularına uçak, gemi, bomba, tank ve silah yardımında bulundu ancak o günün en gelişmiş teknoloji ürünü olan Napalm bombaları bile beklenilen başarıyı A.B.D ve General Batista'ya sağlayamadı.

General Batista'nın performansından hoşnut olmayan Eisenhower Küba'da yeni bir seçim yaptırma kararı aldı.  Ancak Küba halkı Eisenhower'in öne sürdüğü hükümete oy vermeyi red etti. Havana'da  %75 den fazla seçmen vatandaş seçim sandıklarını boykot etti. santiago gibi bazı bölgelerde bu oran %98 lere vardı.

General Batista'nın ordularıyla karşı karşıya geldiğinde yenebileceğinden artık emin olan Castro ordusuyla dağlardan inerek şehir sokaklarında nizami ordular gibi marş adımlarla başkente doğru ilerlemeye başladı.

Amerika'yla yaptığı görüşmelerden sonra General Batista ülkeden kaçma kararı aldı. Geride kalan komutanlar yeni bir askeri hükümet kurma çabasına girdiler. Castro ülkeyi genel greve davet etti. Tüm ülke greve gitti. Komutanlar halkın bu kesin tavrı karşısında halkın istediği değişiklikleri yapmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

9 Ocak 1959 tarihinde Castro ordusu Havana'ya girdi ve Castro ülkenin yeni lideri oldu.


"Çiçekleri koparabilirsiniz ama bu baharın gelmesini önlemez."

Castro hükümetin ilk 100 günü bir sürü yeni yasa çıkartıldı. Düşük gelirli vatandaşların kiraları ev kiralar %50 indirildi. general Batista ve hükümet üyelerinin sahip oldukları mal varlıkları devletleştirildi. Telefon firmaları ulusallaştırıldı ve ücretleri yarıya indirildi. Castro ailesinin sahip olduğu topraklar dahil, tüm topraklar tarım işçilerine dağıtıldı. Beyaz-siyah ayırımı olan tüm sosyal tesisler fesh edildi ve ırk ayırımı yasaklandı.

Che Guevera 1960 yılında Çin ve Sovyetler Birliği'ni ziyaret etti. Dönüşünde 2 kitap yazdı ( Guerrilla Warfare  ve Reminiscences of the Cuban Revolutionary War) bu kitaplarında  Küba devriminin diğer Latin Amerika ülkelerine ihraç edilebileceği tezini işledi.

1961den beri Endüstri Bakanı olarak hizmet ettiği görevinden 1965 Nisan ayında istifa ederek Bolivya'ya gitti ve gerilla lideri oldu. 


"En önemlisi,dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetinizi koruyabilmenizdir. Bu bir devrimcinin en önemli özelliğidir."


1967 yılında CIA'den David Morales, ailesi Castro tarafından idam edilmiş olan Castro karşıtı Küba'lı Félix Rodríguez'i, Che Guevera'yı öldürmekle görevlendirdi. Che Guevera o sıralarda kalay madencileri örgütlemeye çalışıyordu.

9 Ekim 1967'de,  Che Guevera yakalandıktan sonra, sorgulamasını bizzat  yapan  ve tek kişilik mahkeme olan Rodríguez  ölüm emrini verdi. Che Guevera Yargılanmadan infaz edilmişti.

Rodríguez,  Ernesto Che Guevera'nın Rolex saatine de zafer ganimeti olarak el koydu ancak bu saati alırken kazandığını sandığı zaferinin gerçekte nasıl bir büyük yenilgi olduğunu daha hayattayken öğrendi...  


"Yoksula gülmedim, zenginliğe özenmedim, faşistleri sevmedim, ezilenleri dövmedim, ben Devrimci doğdum, Devrimci öleceğim."

diyen Che Guevera, yaşamı boyu eşitlik ve bağımsızlık adına yaptıkları ve ölüm şekli ile, ölümünden sonra devrimci hareketlerinin sembolü haline gelmiştir.




Jacobo Arbenz Guzmán 

Yıl 1994, Guetamala'da yaşayan öğretmenler, maaşlarının artırılması için bir grev başlatırlar. Diğer meslek mensupları da sokak gösterilerinde öğretmenlere destek verirler. Guetemala başkanı diktatör Jorge Ubico, göstericilerin üzerine orduyu sürer ve içlerinde öğretmenler birliği harekatının lideri Maria Chinchilla'nın da olduğu 200 çapulcu ölür.

Bir kaç gün sonra, gösterilerin "meşru" olduğunu yazan bir bildirge, öğretmen, doktor, avukat ve iş adamlarından oluşan 300 kişiden fazla kişinin imzalasıyla başkan Jorge Ubico'ya sunulur.

23 Eyl 2013

İbrate-i Alem Çapulcu: Erdal Eren ve Kahraman Şehit: Zekeriya Önge





17 yaşında genç bir çocuk...   henüz terlemiş bıyıkları... henüz tanışmaya başlamış dünyada olup bitenlerle...  henüz başlamış sorgulamaya dünyayı...  özlemleri var daha güzel bir dünyaya.... kabullenemiyordu yaşadığı, gördüğü, duyduğu okuduğu haksızlıklara...   

Devletin görevi haksızlıklara engel olmak, acizleri korumak değil miydi? o zaman nasıl olup da devletin kendisi bazı vatandaşlarını kayırıp diğerlerini eziyordu?  bu ülkenin bağımsızlığı için atalarının kanları bu toprakları sulamamış mıydı? o zaman nasıl olup da ABD bu ülkede bu denli söz sahibi oluyordu?  neden bütün bunu yapıyorsun diye soranları neden vatan haini ilan ediyordu? sırf vatan haini mi ilan ediyordu? 

O sabah, Sinan Suner'in katledilişini protesto edeceklerdi kendisi gibi düşünenler... onlarla olacaktı... "yeter artık " demek için... "eşit haklar" demek için" ve "tam bağımsızlık" demek için...hayallerinin gerçek olacağı yarınları yaratmak için...sesini duyurmak için....

Kendisini tüm düşmanlardan ve kötülüklerden korumakla yükümlü olan devletinin ordusu sürülmüş üzerlerine... "dış mihrak kaynaklı" bu protestoyu durdurmak için...




Bir er var içlerinde.... adı Zekeriya Önge... askerliğin kutsallığına inanmış...  henüz terlemiş bıyıkları... bir an önce askerliğini bitirip ana ocağına, yarinin kollarına koşmak istiyor... hayalleri var  dolu dolu...  

O sabah komutanları emretmiş... "dış mihraklara" hizmet ederek ülkeyi yok etmeye çalışan o vatan haini çapulcuların seslerini kesmeye gidecekler...  gerçekten vatan hainleri mi bu insanlar?  diye sormak haddine bile değil... koskoca komutanlarından daha mı iyi bilecek? hem vatan haini olmasalar komünist olurlar mıydı? devlete isyan ederler miydi? devlet herşeyin en iyisini bilirdi..

Bir vatanın evlatları,her birisi and içmiş.... bir taraf ölümüne devletini ve vatanını korumaya kararlı... diğer taraf da ölümüne vatandaşlarının haklarını ve ülkenin bağımsızlığına korumaya kararlı.... her iki taraf da "şehit" olmaya hazır...   Birbirlerine saldırırlar... 

Erdal ile Zekeriya ... Birisinin elinde devletinin "öldür vatan hainini" diye eğiterek verdiği tüfek... diğerinin ellerinde, kullanmasını bile doğru dürüst bilmediği, kendisini koruması için eline tutuşturulmuş nereden bulunduğu belirsiz, ama birilerinin cebini zenginleştirmeye katkısı olmuş olan bir tabanca...  karşı karşıya gelirler... gözler henüz birbirlerine bakamadan Zekeriya yığılır olduğu yere... vatanını korumak adına, herşeyi en iyi bilen komutanlarının talimatı ile şehit oluverir oracıkta... üstelik de asla bilemeyecek kendisini şehit eden merminin sahibi kimdi?? çünkü  sırtından vurulmuştu....  ama bilirdi Zekeriya karşısında duran düşman ancak göğsünden vurabilirdi sırtından değil...  hayallerinin hepsi, inandıklarının tümü kapkara olmuştu artık....  bedeni toprak ana ile kucaklaşıp ona karışmadan daha göçüp gitmişti tüm yarınları....

Erdal şaşkın... biliyor o da gerçeği tıpkı Zekeriya gibi... ama kimse dinlemiyor onu...  

Zekeriya Önge'yi "öldürdüğü" ve dış mihrakların yönettiği  "vatan haini" olduğu için;
herşeyin yasalara uygun yapıldığını  "meşru" olduğunu iddia etmek adına, devlet tarafından,  resmi kayıtlar üzerinde yaşı büyültülerek, yıllar boyunca "vicdanlara göre" haklılığı ve "yasalara göre" geçerliliği tartışılacak olan, yargılamadan kalem kıran, jet hızlı bir "özel mahkeme" nin aldığı karar ile ibret-i alem için 17 yaşında idam edildi Erdal Eren....

Vatanını, "dış mihrakların yönettiği vatan hainlerinden" koruduğunu sanarken öldürülen Zekeriya ve "tam bağımsız bir Türkiye'de eşit haklarla yaşam" istediği için öldürülen Erdal.... okumayı bilenler için  tarih kitabının bir sayfasında iç içe geçmiş kanlarıyla silinmez bir not düştüler..:
"bizim kardeşliğimiz sizin çıkarlarınıza ters düştü diye bizi birbirimize düşürdünüz... oysa ikimizin de hayalleri aynıydı... kendi vatanımızda, özgürce özgürlüklerimizi yaşamak...  şimdi biz öldük ama kanlarımız ellerinizde... yıkamaya çalıştıkça çıkmayacak... bugün ellerinizdeki kanları "meşru"  gösterebilirsiniz... ama ya yarın? ya  günü geldiğinde Allah'ın huzurunda?"

Çok geçmeden, Erdal Eren efsane oldu tüm ülke vatandaşlarının vicdanlarında... adaletsizliğin öylesine acı bir simgesi oldu ki... siyasiler "adalet" vaat ederken" Erdal'a yapılan adaletsizliği gözyaşlarıyla andılar meydanlarda....

Zekeriya,  unutuldu bile devlet baba tarafından.... kayıtlardaki sayısız kayıplardan bir tanesi sadece... tıpkı zayi malzemeler gibi...  anası-babası-sevdası hatırlayacaktı sadece tıpkı diğer sayısız şehitler gibi... eğer Erdal efsane olmasaydı....

Çapulcu Erdal Eren ve şehit Zekeriya Önge... iktidarların, kendi otoritelerini korumak adına yuttukları,  dünlerini-bugünlerini ve yarınlarını aldıkları, efsane olmuş veya unutulmuş sayısız kardeşlerden sadece iki tanesiydi....   

Silahsız ve savunmasız başlayan protestoları, devletin silahlı ve tanklı gücüyle sindirilmesi harekatı ile tırmandırıp sonra da 17 yaşındaki gençlerin ellerine silah verip "sen vatanı koruyacaksın"  "sen vatan hainisin"...  diyerek birbirine öldürten, vatanları-milliyetleri-dinleri-insanlıkları-vicdanları kendi çıkarları ve kendi güçleri ile sınırlı olanların, kurbanlarından sadece iki tanesi....

Erdal'ın  bir gazetede okuyup beğendiği için annesine de gönderdiği mektup belki de en güzel cevaplardan bir tanesi bu çıkar çevrelerine...

“10 - 4 - 1980
Perşembe.
Sevgili Anneciğim!...
Uzun zamandır mektup yazamadım. Kusura bakma.
Ancak Salı günkü Demokrat Gazetesi’nde yayınlanan bir devrimcinin mektubu cezaevindeki tüm devrimcilerin yaşamlarını, duygularını yansıttığından bu mektubu size gönderiyorum.
Mektup şöyle:

Ana!...
Neden mi burdayım? Neden mi evimde değilim? Neden istediğim zaman yatıp kalkamıyorum? Niye istediğim kitabı, evdeki kanepeye oturup okuyamıyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum? Ne mi arıyorum dört duvar arasında?
“O sözler ki kalbimizin üstünde dolu bir tabanca gibi ölüp ölesiye taşırız. O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan, uğruna asılırız.”
Baharın, karın altından fışkırdığı bugünlerde içeride olmak, çiçek kokusunu alamamak, geniş yeşilliklerin güzelliğini görememek insanda anlatılması zor bir duyguyu yaratıyor. Ama bu duygu öyle karamsarlığın, yılgınlığın, bitkinliğin ve vazgeçmişliğin bir belirtisi olmuyor. Aksine, bu duygu beni daha biliyor, daha hırçınlaştırıyor, bir yerlerden uzaklaştırıyor, bir yerlere yakınlaştırıyor. “Ne yapmalı?” “Nasıl savaşmalı?” sorusuna cevaplar arıyorum günlerce.
Sizi de düşünüyorum. İçeriye düşmeden önce anlatmak istediklerimi ama anlatamadıklarımı herhalde şimdi daha iyi anlayacaksınız. Bizi anlamayan analara, babalara, bacılara, eşe, dosta, herkese ama herkese anlatın daha vakit varken. Henüz geç kalmamışken. Vaktim az da olsa var ve eğer biz değerlendirmesini bilirsek yeter de artar bile. Bu işi hep beraber yürütürsek ancak kazanabiliriz.
Omuz, omuza, bir birinden güç alarak, bir birine güç vererek. Ve anam, bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanmalıyız, kazanacağız. Kazanacağız ki çiçekli, mutlu günleri hep beraber görelim, senin torunların görsün ve torunlarının çocukları görsün.
Biz karşımızdakiler gibi bir avuç değiliz. Biz halkız. Bak sana bizden olanları iyiyi, güzeli, haklarını isteyenleri sayayım. Ben varım, babam var, sen varsın, kardeşlerim var, ablam bacım var, sonra köydeki dayılarım, şehirdeki amcalarım ve onların akrabaları, komşuları var, onların arkadaşları, onların oğulları, kızları, benim okul arkadaşlarım, onların arkadaşları, onların akrabaları, amcaları, dayıları var ve yine onların… saymakla bitiremeyeceğim kadarız biz.
Gördün mü ak saçlı boncuk gözlü anacığım saymakla bitiremiyorum. Yeter ki omuz verelim birbirimize. Yeter ki destek olalım ortak mücadelemizde.
Gelecek görüşte bana özgürlüğü, özgürlüğün tohumlarını getir. Ve demir parmaklıklara bütün bu yazdıklarımı düşünerek gözyaşlarını, mahzun bakışlarını bırakmadan git. Boynun bükük olmasın. Giderken gözün arkada kalmasın. Arkana bakma. Dışarıda da hep öyle ol.
Sana ve soranlara devrimci selamlar.


Anne. Benim anlatmak istediklerimin hemen, hemen hepsi bu mektupta var. Bu da cezaevindeki tüm devrimcilerin düşüncelerinin, yaşamlarının ve mücadelelerinin aynı olduğunu gösterir.
Bu yazdıklarımın yanı sıra sağlığınıza da dikkat edin ki yaşamın zorluklarına göğüs gerebilesiniz.
Size, akrabalara ve tüm arkadaşlara devrimci selamlar. 

Ellerinizden öperim.
Erdal” 

(Erdal'ın mektubu alıntıdır. kaynak: http://www.evrensel.net/news.php?id=19369)


20 Eyl 2013

Tarihin En Pasif ve En Etkin Çapulcusu: Mahatma Gandi


Dünyada Görmek Istediğiniz Değişikliğin Kendisi Siz Olun.


"Sevgi Insanlığın, Şiddet Hayvanlığın Kanunudur."


Dünya tarihine olabilecek en büyük puntolarla adını  En Pasif ama En Etkin Çapulcu olarak yazdırmış bir  efsane çapulcu: Mahatma Gandi…

"Şiddete aleyhtarlık, insanların emrinde en büyük kuvvettir. İnsan dehasının meydana getirdiği en korkunç silahtan daha müessirdir"
.

Hz. İsa’nın “birisi bir yanağına vurduğunda diğer yanağını çevir” sözünü “birisi yanağına vurduğunda öteki yanağını da uzatarak, korkmadığını, manipule edilemediğini yani cesaretini göster” olarak  yorumlayarak hayatı boyu bunu kullanan Henry D. Thoreau etkisindeki Ghandi ,  kıvrak zekalıdır, gururludur, kontrollüdür…

"Şiddete aleyhtarlık ve korkaklık birbirine zıt şeylerdir. 
Şiddete aleyhtarlık en büyük fazilet, korkaklık ise en büyük ahlaksızlıktır."

Adını efsane eden ilk sivil itaatsizlik zaferini Güney Afrika Cumhuriyetinde, İngilizlere karşı kazanır..   Beyazlar dışındakilerin sınırlardan giriş çıkışlarda kullanmak zorunda oldukları pasaportlara tepki olarak….  Binlerce Hintliyi organize ederek sınrlardan pasaportsuz geçirir ve hepsi hapse atılır… ama o kadar çok kişi olur ki hapishanelerde yer kalmaz… İngilizler sonunda yasayı iptal eder…

"Bu Dünyada Öylesi Aç Yaşayan Insanlar Var Ki, Tanrı Onlara Ancak Bir Somun Ekmek Suretinde Görünebilir."

Hindistan'da, uzun yıllar süren uğraşlardan sonra meşhur tuz olayı ile başlar özgürlüğü getiren son dem her şey… tuz üretimi yasağını sembolik olarak bir tas deniz suyunu buharlaştırarak yasaya karşı gelir ve hapise atılır… bırakılır tekrar yapar… ve  o kadar çok yapılır ki… yasa kalkar…

"Hakikate doğru yürürken, hiddeti, kendini beğenmeyi, nefreti terk etmelidir. Aksi takdirde hakikate varılamaz. Hakikati tamamiyle bulmak mükemmelliyete erişmek için kendini ve mukadderatını anlamaya bağlıdır."

Topyekün açlık grevleri, iş bırakma eylemleri,oturma eylemleri, hapise girme eylemleri, v.b.…. ama her ne yapıyorsa, her ne söylüyorsa, hangi ortamda olursa olsun… dingin bir adam… kelimeleri iyi seçen bir adam… “kışkırtmadan  öfkeye karşı savaşmak” sloganı ile hareket eden bir adam… her zaman temiz giyinen bir adam… her zaman halk ile iç içe bir adam… kendi elbiselerini ekonomik tepki adına kendi dokuyup-kendi diken ve hatta yarı çıplak dolaşan bir adam… prensipleri, inançları ve halkı için ölmeyi göze almış bir çapulcu…  Haksızlıklara direnmek ve Özgürlük adına, İngiltere'de avukatlık yaparken elinde olan tüm olanaklardan vaz geçip kendisini uzun yıllar sürecek bir direnişe adayan ve sonunda da hayatını verdiği insanlardan birisi tarafından öldürülen bir adam...

"Önce Önemsemezler, Sonra Gülerler, Sonra Kıskanırlar, En Sonunda Ise Yenilirler."

Militanlarını asla saldırtmadan savaşmak için her şeyi yapan bir  komutan… halkını şiddet uygulamaktan uzak tutan bir lider….  Tüm dinlerin temelde aynı ahlakı temellere sahip olduğuna inanan ve insanları eşit gören bir insan…

"Şiddete aleyhtarlık, fenalık yapanın arzularına tahammül demek değildir. İnsanın kendi ruhunun zalimin arzusuna karşı koymasıdır."

Hiçbir eylemini “ansızın” yapmayan ve hep önceden  ne yapacağını duyuran bir çapulcu…hiçbir şey karşısında sinmeden en ön safta yer alan bir çapulcu…. Karşısındaki o donanımlı, güçlü, silahlı ve hep kazanmaya alışmış olan iktidarları zekasıyla, vakarı ile çaresiz bırakarak yenen bir çapulcu…

"Haksızlığa sapıp bütün insanlar seni takip edeceğine, adaletle hareket edip tek başına kal daha iyi."

İnsan’a değer veren bir çapulcu…   hesaplayarak, planlayarak, hedefleyerek halkına lider olmadı… “insan” olarak katlanamadığı, kabullenemediği haksızlıklar karşısında koyduğu tepkilerle halkı tarafından liderlik koltuğuna oturtuldu… halkın büyük kısmı tarafından bir peygamber gibi görülmesine rağmen halktan kopmadı… tevazusundan hiç vaz geçmedi…haklar konusundaki hassasiyetinden de vaz geçmedi...

"Özgürlük Hiçbir Zaman “Her Istediğini Yapma Izni” Anlamı Taşımamıştır."

Ve… En Pasif ama En Etkin  Çapulcu olarak tarihe adını öylesine büyük harflerle yazdırdı ki kimseler silemediği gibi…  Başta Martin Luther, Nelson Mandela  gibi efsaneler olmak üzere dünya çapulcularına esin kaynağı oldu…

"Sevgi hiç bir zaman istemez. O, daima verir. Sevgi, her zaman ıstırap çeker, hiç bir zaman ne gücenir, ne de intikam alır."
.


Ghandi bu felsefesinin adına:  Satyagraha der…


"Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür… 
Düşüncelerinizedikkat edin; duygularınıza dönüşür… 
Duygularınıza dikkat edin;davranışlarınıza dönüşür… 
Davranışlarınıza dikkat edin;alışkanlıklarınıza dönüşür… 
Alışkanlıklarınıza dikkat edin;değerlerinize dönüşür… 
Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür… 
Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür…"


Ghandi hakkında söylenebilecek, yazılabilecek, buraya sığdırılabilmesi imkansız çok şeyler var...  Ama , bu efsane çapulcunun mücadelesini anlatan  bir film tavsiye etmek istiyorum, çarpıcı bir film: "Ghandi"  
eğer izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi tavsiye ederim…keyifli bir film izlemenin ötesinde, çıkartılacak çok ders var...

"Her Sabah Kalktığım Zaman Kendi Kendime Şöyle Söz Veririm: 
Dünya Üzerinde Vicdanımdan Başka Kimseden Korkmayacağım. 
Kimsenin Haksızlığına Boyun Eğmeyeceğim. 
Adaletsizliği Adaletle Yıkacağım Ve Mukavemet Etmekte Israr Ederse Onu, Bütün Mevcudiyetimle Karşılayacağım."

ve Ghandi'den son bir söz daha:

Bir Insanı, Ancak Gerçekten Uyuyorsa Uyandırmak Mümkündür. 
Ama, Eğer Uyumuyor Da Uyku Taklidi Yapıyorsa, Dünyanın Bütün Gayretlerini Sarfetseniz, Nafiledir.



19 Eyl 2013

Yaşayan Efsane Çapulcu: Mandela



Çapulcu Mandela... 

Yaşamının 67 yılını hiç vazgeçmeden Çapulcu olarak geçiren, tüm dünyada “insan hakları” çapulcusu olarak efsaneleşen, benim hayatımda çok özel bir yeri olan Çapulcuya değinmeden geçemezdim...

Nelson Mandela veya halkın dilindeki ismiyle “Madiba”

Tüm ulusuna “baba” olan çapulcu.

Birleşmiş Milletlerin, doğum günü olan 18 Temmuz’u, Nelson Mandela günü ilan ettiği bir Çapulcu…

1994 yılında, ilahlaşmış bir lider olarak oturduğu iktidar koltuğundayken bile Çapulcu ruhunu yitirmeyen… Direndiği haksızlıkları kendisi tekrarlamayan ve kendi kabinesindeki “intikam” çığırtkanlarına karşı bile Çapulcu olarak direnen Mandela…

Ve ilk dönemin sonunda, tüm taleplere rağmen,  iktidar koltuğuna sırtını dönüp gidebilen… “gençlere güveniyorum, onlara verilmeli yönetim şansı” diyebilen bir lider… 

Çünkü, Mandela, dertleri meze ederek iktidara gelme planları ile  Çapulcu olmamıştı.… Onun tek bir hedefi tek bir hırsı vardı:  “Tüm İnsanlar için Eşit Özgürlük ve Eşit Haklar”  

“Ben beyazların tahakkümüne karşı savaştım, siyahların tahakkümüne karşı savaştım, demokratik ve özgür toplum fikrini öğütledim, bunun için ve bunu başarmak için yaşadım, bunun için ölmeye de hazırım”

Ve söylediğini yaparak iflah olmaz bir Çapulcu olarak yaşamaya devam etti…

Hem kendi ülkesinde, hem tüm dünyada  Marjinal bir Çapulcu olarak aktif örgütler kurdu, haksızlıklarla  aktif şekilde mücadeleden hiç vaz geçmedi.… 

Tüm dünya  bu marjinal çapulcuya saygı duydu… ve asla adını herhangi bir zulüm ile yan yana koyamadı… 

“Hiç kimse ten renginden, geçmişinden ya da dininden dolayı bir diğerinden nefret ederek dünyaya gelmez! İnsanlar nefret etmeyi öğrenirler ve eğer nefreti öğrenebiliyorlarsa o zaman onlara sevmeyi de öğretebiliriz. “

diyen Mandela, bu sözlerini lafta bırakmadı... hiç durmadan sevgiyi öğretmeye çabaladı… zaten yaşamı boyu inanmadığı ve içselleştirmediği hiçbir şeyi politik çıkarlar sağlamak için söylemedi.

 “Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, Ruhunuzu satmayın yeter. “   diyerek nasihat eden sözlerine en iyi örnek kendisi oldu.

Ülkesindeki eşitsizlikleri kaldırmak için çabaları hiç bitmedi, kısa sürede çok yol alınmış olmasına rağmen, ülkesindeki halkın çok sorunları var...özellikle fakirlikten kaynaklanan...ama "köle" değilller..özgürler...

Ben de kendisini tanımadan önce, okuduklarım ve dinlediklerimle, Mandela hayranlarından birisiydim…ama;

Kendisini tanıdıktan sonra duygularımın hayranlık ötesine geçtiğini söyleyebilirim..  

Çünkü O , hacmini mukayese edebileceğim hiçbir ölcü kavramı bulamadığım  büyüklükteki sevgi dolu kalbi ile, sahip olduğu hiçbir etiketi umursamadan,  çocukları gibi sevdiği tüm halkının geleceğini garantilemek isteyen, onları mutlu etmek için çırpınan bir babaydı… mutsuzluk, fakirlik içinde yaşayan, kendisine kafa tutan çocuklarının sorunlarını çözemediği için uykuları kaçan bir babaydı... henüz yapamadıkları üzerine konuşmayı, yeni olanaklar yaratmak için uğraşmayı, yaptıkları ile şişinmeye tercih eden bir insandı… anılarını anlatırken kendisini değil, direnişteki diğer yoldaşlarını kahramanlaştırandı…  

O hiç “ben büyük adamım” demedi ama tüm dünyadan yükselen sayısız çığlıklar   “Madiba” sen çok büyüksün” diye haykırdı…haykırmaya da devam ediyor..

Başarmak için, sevilmek için, sayılmak için ve hepsinden önemlisi “insan” olmak için bir insanın sahip olabileceği en güçlü silahın “sevmeyi bilen bir kalp” olduğunu anlamamı sağlayan bu büyük insana …

Tüm yaşamı boyu asla ruhunu satmayarak özgür kalmayı beceren… 

Şu anda ağır hasta yattığı yatağında bile o iflah olmaz çapulcu ruhuyla çocuklarının sorunlarını düşündüğünden emin olduğum...

Marjinal Çapulcu Madiba’ya selam olsun… 







18 Eyl 2013

Chapulcu Martin Luther King



Dün Martin Luther King'in hayallerini yayınlamıştım... kendi döneminin Çapulcusu olan Martin Luther King bugün Türkiye'de yaşasaydı ve Çapulcu olsaydı.. hayalini nasıl anlatırdı diye düşündüm....

"Çapulcu" tanımlamasını da, AKPli tanımlamasını da sadece güncel oldukları için kullandım ama geçmişten bu yana, herhangi bir ayırım yapmadan tüm dönemlerin iktidarları ve de ezilenleri içindir bu uyarlamam. siz bambaşka isimler kullanabilirsiniz ve anlamı hiç değişmez...her dönemi yansıtır....o yüzden isimler hiç önemli değil.

Önemli olan erkleri kontrol eden bireylerin, niyetleri ne olursa olsun, aldıkları kararları ve uygulamaları sonucunda o ülke vatandaşlarının yaşamlarından ne kadar memnun olduklarıdır.


Memnuniyetsizlikleri ortadan kaldırmak için uzlaşmak yerine, sindirme uslübu tercih edildiğinde yükselen bir direniş ruhunun oluşmaya başlamasının önüne geçilemez ve bir gün sokaklara doğru taşmaya - dökülmeye başlar ve kitle her iktidar engellemesi karşısında bilenir... çoğalır... bu nokta kırılma noktasıdır ülkeler için...


Tüm sokağa çıkanları hapishanelere atmak demek ülke çapında infiale yol açabilir.. öte yandan içlerinde bazılarını seçerek diğerlerini korkutmak amacıyla hapsedilenler bir süre sonra kahramanlaşırlar... öldürülenler ise efsaneleşirler... ve davaya sahipleniş büyür... kimi zaman geçici bir süre içine kapanır ortalık sessizleşir kimi zaman ise coşar... ama her şekilde  direniş büyür, köklenir- dallanır budaklanır ve bir gün iktidarın karşına intikam almak için dikilir... aynen bazı AKP vekillerinin dile getirdiği gibi "şimdi bizde sıra" derler... 


Bu değişmeyen bir fasit dairedir. biri 141-142 getirir diğeri kaldırıp yerine 163ü uygular.. birisi DGM getirir diğeri onu kaldırıp yerine Özel Yetkili Mahkeme getirir... Birisi OHAL'i ilan ederek sokağa asker yığar, diğeri ise 3-5 çapulcu sorun yok diyerek TVlerde bile gösterilmesini engeller ama sokaklara polis yığar..  birisi kamera görüntüleriyle oynayarak  faiillerini meçhul etmeye çalışır, diğeri faiillerin kayıtlarını yok ederek... iktidarlar geliyor-gidiyor ... hangisine sorsan, hiç birisi sorumluluğunu kabul etmiyor ve dinlediğinde hepsi birer "ak kaşık"...   rekabetleri ise  "ama senin dibin daha kara" tekerlemesi....  


bugün AKP -Çapulcu... varsa yarın bir başkası olacak... belki Çapulcular iktidar olacaklar ve Mapulcular onlara karşı direnecek... tıpkı dün;

12 Eylülcüler- Anarşistler olduğu gibi, 28 Şubatcılar - AKP liler  olduğu gibi... gibi... gibi...gibi.... tüm dünya tarih sayfaları gibi bizim tarih sayfalarımız da örnekleriyle dolu ...


çıkalım istiyorum bu labirentten... daha fazla tencere dipleri kararmadan- islerine topyekün bulaşmadan çıkalım...kıralım şu fasit daireyi de yeni bir Türkiye yaratalım hep beraber... 


kavga etmeden tartışacak boyuta geçelim... uzlaşmayı öğrenelim... içime sinerek oy verecek partiler olsun birbirinden daha iyi hizmet kabiliyetleri olsun hangisine versem diye sorgulayabileceğim programları olsun...  her gelen yeni iktidarda endişeyle  "bu başımıza ne getirecek?" diye düşünmeden kendimi devletimin güvencesine bırakabileyim... beni temsil edecek olan vekilimi tanıyarak ben seçebileyim.. vekilimin benim haklarımı koruyacağından emin olayım... arzu ettiğim zaman denetleyebileyim... sorgulayabileyim.... istiyorum...  


geceden sabaha bir şeylerin değişmediği, huzur dolu ve yarınlarıma güvenle bakabildiğim bir ülkem olsun istiyorum...


işte bütün bunları düşünerek bu uyarlamayı yaparken hedefim tek bugünün hükümeti olmadı... tek bugünün direnişçileri de olmadı... tüm iktidarlar... ve tüm ezilenler oldu... çünkü bu hükümet işbaşına geldiğinde ben değil, benim torunum kreşteydi... yani farklı farklı hükümetlerle yaşadım ben bu ülkede... ve biliyorum ki, iktidarlar kendi toplumlarının ürünleri.. ithal malı değiller...


ve yine o yüzden, yıllar önce yaşamış bir Barış Adamının hayalini ifade eden konuşmasını bugüne uyarladım...  ezilen veya ezildiğini düşünenlerin hayallerinin benzerliğini anlatmak için....   bir direnişçiyi seçtim.. yani kendi çağının Çapulcusunu... ama bugünün DÜNYA BARIŞ SEMBOLÜ olan bir efsanesini.... ve diliyorum, bir gün dünya ezilenlerin olmadığı bir yere dönüşür...


Bütün bu açıklamalardan sonra bakalım Martin King the Turkish Chapulcu olaymış, nasıl anlatmış hayalini Gezi parkında...:))



"Bundan bir asır kadar önce, şu an manevi himayesinde bulunduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1inci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarına yerleşen emperyal işgal kuvvetlerine karşı Mustafa kemal Atatürk liderliğinde omuz omuza savaşan insanların, kurtarabildikleri şehit kanlarıyla sulanmış topraklar üzerinde 29 Ekim 1923 tarihinde kuruldu. 

O gün, gücünü halktan alan ve halk için var olan bir devletin temelleri atılırken, uzun esaret zinciri altında yaşama ve adaletsizliklerle karşılaşma korkusunun ateşiyle yanıp kavrulmuş binlerce insanın özgürlükleri tescillenmişti.... üstelik de tüm vatandaşların eşit olduğu bir devlet anlayışı ile...  bir bireyin veya zümrenin diğerleri üzerinde hegomanya kurmasını engelleyen bir devlet anlayışı ile güneş doğuyordu...


Ancak ne yazık ki, bundan 90 yıl sonra bile, vatandaşlar hala özgür değil ve hayatlarını ırkçılığın, mezhepciliğin ve ayrımcılığın prangalarına mahkûm olarak, sürünerek geçiriyorlar.


İktidardan yana olmayanlar uçsuz bucaksız zenginlikler okyanusun içinde, fakirlikle kuşatılmış yalnız bir adada zulüm içinde yaşıyorlar. Kendilerini dışlanmış, kendi toprakları üzerinde sürgün hissediyorlar ve acılar içinde kıvranıyorlar. 


İşte bu maksatla; bugün, bu utanç verici durumu gözler önüne sermek için Çapulcular ayakta...


Bir anlamda bugün, burada Gezi Parkında,  en yüksek vaadler ile gelen ve en yüksek avans verilen bu hükümetin nezdinde, gelmiş geçmiş ve mevcut ülke iktidarlarının tümüne artık vadesi dolmuş çeklerimizi bozdurmak için sokaklara döküldük...


Büyük Cumhuriyetimizin yüksek mimarları, anayasamızı yazarken ve İnsan Hakları Beyannamesi’ni bizim adımıza imzalarken, aynı zamanda her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bu mirastan kendine düşen payı alabileceğini de vaad etmekteydiler.


Bu öyle bir vaatti ki, herkesin; evet, herkesin...  her dinden... her ırktan...herkesin...siyah, beyaz, Türk Kürt, Ermeni, Rum, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, dinsiz...başörtülü, baş örtüsüz, okumuş, okumamış, zengin, fakir, genç, yaşlı.... herkesin vazgeçilmez ve devredilemez, özgürce yaşama ve mutlu olma haklarını teminat altına almaktaydı.

Bu gün artık şurası gerçektir ki, Türkiye'ye vaat edilen bu haktan, Çapulcular söz konusu olduğunda, vazgeçilmiş gibi görünüyor. Bu kutsal yükümlülüğü ifa etmek yerine, Çapulcular'a, üzerinde ”karşılıksız” yazan sahte çekler veriliyor.

Ancak biz, Adalet Bankası’nın iflas etmiş olduğuna inanmıyoruz. 

Bu ülkenin engin fırsatlar hazinesinin iflas etmiş olduğuna inanmak istemiyoruz. 


Onun için buraya; bu çekin, dilediğimiz anda özgürlüğümüzü ve sosyal güvencemizi geri verecek olan bu çekin, karşılığını almaya geldik.


Ayrıca, bu meydandan, Türkiye'ye, bu işin çok acil olduğunu hatırlatmak için sokaklara döküldük....İşleri ağırdan alma veya uyuşturucu çekmiş kişiler gibi yavaştan hareket etme zamanı değildir. 

Vakit, demokrasiyle ilgili vaatlerin gerçekleştirme zamanıdır. 


Vakit, ulusumuzu adaletsizlik, mezhepçilik ve ırkçılık bataklığından, kardeşliğin sağlam zeminine oturtma zamanıdır. 


Vakit, Allah'ın tüm kulları arasında eşit kardeşliği gerçekleştirme zamanıdır.


İçinde bulunduğumuz şu anın aciliyetini görmezden gelmek ve bizi, Çapulcu vatandaşların kararlılığını yanlış değerlendirmek, ülkemiz için gerçek bir felaket olabilir. 


Çapulcuların memnuniyetsizliğinin yol açtığı bu bunaltıcı sıcak yaz ateşi, ta ki kardeşliğin ve özgürlüğün geleceği serin sonbahar günlerine kadar sürecektir. 


2013 yılı bir son değil, yalnızca bir başlangıçtır. “Çapulcular bazı mihrakların elinde teröre alet olan marjinallerdir, bir kaç şiddetli saldır ile korkutarak sindiririz” diye düşünenler şunu iyi bilsinler ki, bu usul ile yaklaşım 12 Eylül 1980 dönemindeki tutumlarına dönüş oluyor ve devam ederlerse sarsıcı bir uyanışla karşılaşacaklardır. 


Tüm vatandaşların vatandaşlık hakları verilmediği sürece, Türkiye'de ne bir rahat ne de bir huzur kalacaktır. 

Ta ki, adaletin aydınlığına kavuşuncaya kadar, isyan fırtınaları ulusumuzun temellerini sarsmaya devam edecektir.

Adalet sarayına giden sıcak eşiğin üzerinde durmakta olan halkıma da söylenecek bir çift sözüm var. 


Haklı davamızı gerçekleştirme yolunda yanlış tutum ve davranışların esiri olmamalıyız.


Hürriyet ateşimizi acı ve nefret kâsesinden içerek söndürmeye çalışmamalıyız. Mücadelemizi daima vekar ve disiplinin yüce kanatları altında sürdürmeliyiz. 


Yaratıcı protestolarımızın fiziksel bir şiddete dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. 


Her zaman, fiziksel güce karşı, manevi gücümüzün sonsuz yücelikleriyle karşılık vermeliyiz.


Çapulcu toplumunu çepeçevre kuşatmış bulunan bu yeni ve kutsal militan ruh, bizi tüm AKPli olan veya AKPyi desteklemiş olan insanlara karşı bir güvencesizliğe yöneltmemelidir. 


AKPli kardeşlerimizin pek çoğu, kendi kaderlerinin bizimki ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu idrak etmektedir. 


Bunun en güzel delili, Gezi Parkında ve şu an bizim aramızda bulunmuş olmalarıdır. 

Biz, bu yolu tek başımıza yürüyemeyiz.

Yolumuzda ilerlerken; daima ileriye bakacağımıza söz vermeliyiz. Artık geri dönmemiz mümkün değil… 


Kendilerini vatandaşlık hakları uğruna adamış kimselere, “Daha ne zaman tatmin olacaksınız?”diyenlere, Çapulcu halkın dile getirmesine engel olunan polis zulüm ve dehşetin bittiği ana kadar, “Asla tatmin olmayacağız!” diyeceğiz.


Bizler, bu yolda yürümekten bitkin düşmüş vücutlarımız, otobandaki motellerde ve şehirdeki otellerde istirahat edemedikçe, asla tatmin olmayacağız.


Bizler, çocuklarımızı kimliklerinden sıyıran ve insanlık değerlerinden koparan “AKPlilere mahsustur” yazan görünen veya görünmeyen tabelalar var olduğu müddetçe asla tatmin olmayacağız.


Bizler, Hakkari dağlarındaki bir insan oy veremediği ve İstanbul'daki bir insan oy vermeye değer bir şey olmadığına inandığı müddetçe, asla tatmin olmayacağız.


Bizler, adalet sular gibi çağlamadıkça ve haklar gür bir nehir gibi coşmadıkça, katiyen tatmin olamayız ve olamayacağız.


Bir çoğunuzun buraya büyük bir çalkantı ve zorlukların içinden sıyrılarak geldiğinizi anlamıyor değilim.


Kiminiz 1980 zihniyetinin zindanlardan henüz kurtulmuş olarak burada bulunuyorsunuz. 


Kimileriniz de, hürriyet aşkınız zulüm rüzgârlarıyla gölgelendiği ve polis işkencesiyle tepelendiği yerlerden geliyorsunuz.


Sizler, ıstırabın her çeşidini tatmış kahramanlarsınız! 


Acı çekmeden kazanılan başarıların gelip geçici olduğu inancıyla, yolunuza devam edin…


Bu durumun bir şekilde değiştirilebileceğini ve mutlaka değişeceğini bilerek Hakkari'ye dönün, Adana'ya dönün, Hatay'a, Eskişehir'e,  Ankara'ya dönün, modern şehirlerimizin kıyısındaki fakirhanelerinize ve gettolarınıza geri dönün.


Bugün size şunu hatırlatıyorum ki, dostlarım, ümitsizlik batağında boğulmayalım. Şu an yaşamış olduğumuz ve önümüzde bulunan zorluklara rağmen, hala bir hayalim var benim. Bu hayal, Türkiye rüyasının derinliklerine kök salmışbir hayaldir.


Evet… Bir hayalim var benim…

Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkacak ve kendi inanç değerlerini tam anlamıyla yaşayacak. Şu husus apaçık ortadadır ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır.
Bir hayalim var benim!…
Gün gelecek, bir zamanlar "öteki" olanların tümünün evlatları birlikte kardeşlik sofrasına oturabilecekler…
Bir hayalim var benim…
Gün gelecek, Güneydoğu şehirleri bile, adaletsizliğin ve baskıların ateşiyle bunalmış olan o bölge bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek…
Bir hayalim var benim…
Gün gelecek, dört büyük çocuğum, sadece karakterlerinin yapısına göre değerlendirilecekleri bir ülkede yaşayacaklar…
Bugün bir hayalim var benim…
Gün gelecek, İstanbul şehri, ağzından hep müdahale ve yasaklar yönünde sözler dökülen valisi ile, bu şehir bile, her ırktan,her dinden, her cinsiyetten, her statüden ve görüşten gencecik erkek ve kız çocuklarının kardeşçe el ele tutuşarak sokaklarında protestolar yapabilecekleri, Gezi Parkında kurdukları çadırlarda, aynen tweetlerinde dilediği gibi Vali Mutlu'nun da katıldığı bir ortamda, kuşların müziğine eşlik edebilecekleri bir yer olacaktır…
Bugün bir hayalim var benim…
Evet, bir hayalim var…! Gün gelecek, özgürlüğümüzün önünde birer engel olan bütün vadiler yükselecek, bütün dağlar eğilecek, engebeli yerler hizaya gelecek ve Allah’ın yüce şanı yeryüzüne inecek ve bütün canlılar bunu hep birlikte göreceğiz.
Bizim umudumuzdur bu… Bu umutla direneceğiz. Bu inançla umutsuzluk dağlarını yontarak bir umut anıtı yapacağız. Bu inançla ülkeyi saran ahenksiz sesleri kardeşliğin senfonisine dönüştüreceğiz. Bu inanç sayesinde, bir gün özgür olacağınızı bilerek, hep beraber mücadele edecek, hep beraber hapse düşecek ve hürriyet için hep beraber ayağa kalkacağız.
İşte o gün yüce Allah’ın bütün kulları yepyeni bir ruhla söylenecekler bu şarkı:
Benim ülkem, senin ülken.
Özgürlüğün güzel yurdu,
Sana söylüyorum bu şarkıyı.
Atalarımın öldüğü toprak burası.
Şehitlerin gururu olan toprak…
Her bir dağın yamacından,
Özgürlük yankılanacak!
Ve eğer Türkiye büyük bir ülke olacaksa, bunun gerçekleşmesi şarttır. 
Öyle ise,
Anadolunun’ın yüce tepelerinden özgürlük…yankılansın, 
İstanbul'un 7 tepesinden…Ve… Ankara'nın fişkiyelerinden…
Karadeniz'in karlarla kaplı kayalıklarından yankılansın!..
Yankılansın, Ege'nin kıvrımlı yamaçlarından…
Yalnızca AKPi zirvelerinden, Kandil'in mağaralarından değil,
Tüm yurttaki her bir ağacın yamacından yankılansın özgürlük…
Ve bunu başardığımızda, her kasabadan, her köyden ve kentten özgürlük şarkısının yankısını duyduğumuzda, o gün daha da yakın olacak ve Türkiye'nin bütün vatandaşları, Allah’ın bütün kulları el ele tutuşarak haykıracaklar...
Sonunda özgürüz!
Şükürler olsun Ya Rabbim!
Sonunda hepimiz özgürüz."


ve şu herşeyin özeti bu kısacık  videoda...




Bu video Adobe Flash Player'ın son sürümünü gerektirmektedir.

Adobe Flash Player'ın son sürümünü indirin.




Bunlar da ilginizi çekebilir...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...