16 Mar 2017

HATTI MUDAFAA YOKTUR SATHI MUDAFAA VARDIR




10-11 Ocak 1921 tarihindeki 1inci İnönü muharebesi ve 23 Mart-1 Nisan 1921 tarihindeki 2inci İnönü muharebesi ardından daha kalabalık ve daha güçlü bir ordu ile 10 Temmuz 1921 yılında saldırıya geçen Yunan ordusu karşısında Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiş ve yarı yarıya erimiş durumdaki yeni Türk ordusunun ihtiyacı olan destek güçler, donanım ve ihtiyaçlarını karşılamak için ne para vardı ne de zaman. Türk ordusu Eskişehir'e kadar çekildi. 

23 Nisan 1920 tarihinde EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR temel ilkesi üzerine kurulmuş olan BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, kurtuluş için tek umut olarak görülen Mustafa Kemal Paşa'yı 5 Ağustos 1921 tarihinde BAŞKOMUTAN olarak GÖREVLENDİRDİ.

BAŞKOMUTAN Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Ağustos 1921 tarihinde halktan varlığının %40ını orduya bağışlamasını istediği TEKALİF-İ MİLLİYE (MİLLİ YÜKÜMLÜLÜK) adı verilen 10 maddelik emirlerini yayınladı ve halka duyuruldu. Evlerindeki gazileri tekrar cepheye çağırdı.

23 Ağustos 1921 Salı günü sabahı Yunan ordusunun saldırısı ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Yaklaşık 110 kilometrelik bir cephe açılmıştı...
26 Ağustos 1921 tarihinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa o meşhur emrini verdi;

"HATTI MÜDAFAA YOKTUR. SATHI MÜDAFAA VARDIR. O SATIH BÜTÜN VATANDIR. VATANIN HER KARIŞ TOPRAĞI VATANDAŞ KANI İLE ISLANMADIKÇA TERK OLUNAMAZ."    

Ve... 13 Eylül 1921...

Büyük Millet Meclisi Büyük Taarruzun galibi olduğunu bütün dünyaya duyurdu...


Hiç bir kara gölgenin karartamayacağı bu büyük zaferin detaylarını her yerden bulabilir ve okuyabilirsiniz. Bu nedenle detaylara girmedim.

Benim dikkatinizi çekmek istediğim istediğim şu:

Türk ordusu, Sakarya nehrinin doğusuna çekildiğinde ordunun durumu değerlendirilir ve görülür ki;

1643 şehit, 4.981 yaralı ve 374 esir vermiş. 18 top, 47 ağır, 34 hafif makineli tüfek kaybetmiş. Elde sadece 28.825 tüfek kalmış.

İşin acı tarafı, savaştan kaçan 30.809 askerin 30.122 si tüfeklerini de kaçırmışlar. 

Yani ordunun yarısı kaçmış... 
Yani ordunun silahlarının yarısını götürmüşler... 
Yani  mensubu olduğu kendi milletinin ordusuna düşman ordularından daha fazla zarar vermişler...

Ama, kendi ordu ve milletine verdikleri zararın bilincinde olanı kaç kişisiydi??? Karşılarına birisi geçip de "sizin yaptığınız vatan hainliği" dese kaçı bunu kabul ederdi???

Ama yine de dış düşmanlar yenilmişti....  Kendi ordusuna ve milletine, kendi özgürlüğüne zarar verecek kadar cahil, gafil ve hainlere rağmen özgür bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştu... ve "Yurtta sulh Cihanda sulh" ilkesiyle yoluna devam ederken bunlar da Cumhuriyet'in nimetlerinden faydalandılar... 

Türkiye'nin Yeniden Doğuşu adlı kitabın yazarı Amerikalı gazeteci Claire Price'ın bu zafer üzerine yaptığı yorumu ilginçtir;
"Batı 200 yıldan beri ihtiyar Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışıyordu. Fakat Sakarya'da Türk'ün kendisiyle karşılaşmış ve ona dokunduğu anda tarihin yönü değişmiştir. Tarih bu olayı devrimizin en büyük olaylarından biri olarak kaydedecektir"

Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında Genç Türkiye'nin gençleri gururla yürüyorlardı... Ortak marşları vardı... bir ağızdan söyledikleri... 10. yıl marşı dediler adına... Birlikte yazmışlardı Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel ve Cemal Reşit Rey bestelemişti ve tüm ülke gençliği söylemişti... 


Dünya Liderleri... hatta cephelerde karşı karşıya geldiği düşman liderler... hayran oldu Atatürk'e...  önünden arkasından saygıyla söz ettiler...


Bir çok dünya lideri Atatürk'ü kendisine örnek aldı... Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti bir çok ülke için umut demekti.. örnek demekti...


Tüm bunlara rağmen... Atatürk  rehavete düşmedi...  ve varlığıyla hep gurur duyduğu Türk Gençliğini Cumhuriyet'in en coşkulu günlerinde uyardı...



"Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. 
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. 
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (1927)"


Peki...

Bizler... hani kendini aydın sanan okullular...  hani Atatürk'ün, okudukça daha fazla öğrendikçe bu vatana ve millete daha fazla yarar sağlayacağımıza, daha fazla hizmet edeceğimize, ülkeyi ileri medeniyetler seviyesine çıkaracağımıza, halkı cahillikten kurtaracağımıza inandığı Cumhuriyet çocukları...

Bizler ne yaptık???

Kalıp savaştık mı ülkemize hakim olan cahillikle ???

Yoksa bencilce kendi gettolarımıza mı kaçtık tıpkı o askerler gibi silahlarımızı da kendimize saklayarak???

Mutlu muyuz?










17 Şub 2017

38 günlükten 83 yıla ve havsalamın ötesine genişleyen yelpaze...





Van'da.. ülkemin doğusunda.... annesinin yanında, annesinin sevgilisi tarafından 38 günlük bir bebeğe taciz ve tecavüz ediliyor... öldürülüyor...

Bolu'da... ülkemin batısında...uyuşturucu müptelası komşu genç  83 yaşında bir kadına tecavüz ediyor.... boğarak öldürüyor...

Karaman'da 10 erkek öğrenci cinsel istismara uğramış...

Bingöl'de 40-45 yaş arası 7 esnafı  13 yaşındaki erkek çocuğuna taciz...

İzmir'de arkadaşının dedesi tarafından cinsel istismara uğrayan çocuk kalp krizinden hayatını kaybetti...

Zonguldak Çaycuma'da baba kızına 3 yıl cinsel istismarda bulundu....

Bolu Mengen'de 16 yaşındaki kızına cinsel istismarda bulunan baba....

Siirt'te 15 ve 14 yaşlarındaki iki kızına tecavüz eden baba...

Antalya'da 20 yaşındaki kızı H.E.'ye tecavüz ettiği ve kızından olan 3 bebeği öldürdüğü iddiasıyla gözaltına alınan 46 yaşındaki E.E.'nin emniyetteki ifadesi dehşete düşürdü.

Muğla Dalaman'da orta okul öğrencisi engelli kıza 15 yaşındaki çocuk arkadaşlarının yardımıyla tecavüz etti...

Samsun'da hasta bakıcı refakatçı kadına tecavüz etti...

Antalya'da Yavru kediye tecavüz edip bıçakladılar....

Muğla'da kediye tecavüz ettiler...

İstanbul'da kediye tecavüz ettiler....

Ankara Polatlı'da yavru kediye tecavüz...

İstabul Kağıthane'de yakaladığı köpeğe tecavüz etti....

Örnekköy'de sokak köpekleri barınağına giren bir takım kişiler 6 köpeğe tecavüz etmiş... 3 köpek ölmüş... 3 köpek ameliyatlık olmuş...

Manisa'da tecavüz ettikleri köpeği ağaca asıp öldürdüler...

Bursa'da kayınpederinin ördeğine tecavüz etti...

Tekirdağ'da hastasına tecavüz eden doktor...

Adana’da 16 yaşındaki H.P.’nin polisler tarafından tecavüze uğramasının ardından açılan davada tecavüz edenler serbest bırakıldı.

Kayseri'de Cansel Buse K'ye tecavüz ederek onu intihara sürükleyen evli ve 2 çocuk babası matematik öğretmeni...

Çorum'un merkeze bağlı Büyükdüvenci Beldesi'nde geçen yıl Ekim ayında meydana gelen olayda iddiaya gör A.Ş. adlı kıza babası, amcası ve ağabeyi tecavüz etti.


Sayfalar yetmez hepsini sıralamama... Bütün bu tecavüzlerin sonunda kaç tanesi vicdanları rahatlacak cezalar aldılar?????

Beyinlerini cinsel dürtülerine esir etmiş olanlardan....en ilkel duygularını kontrol edemeyecek kadar oto kontrol geliştirememiş okullu/okulsuz cahillerden... ve (onlarla aynı olduklarından) tecavüzcüleri koruyan/tecavüzcülere hak veren zihniyetlerden....  ne bekleyebiliriz???

Tecavüzler sadece cinsel saldırı ile mi sınırlı???

İlkel dürtüler sadece cinsellikten mi ibaret???

İlkel egolar yüzünden işlenen cinayetler... ayakları kaydırılan meslektaşlar... başkalarının haklarına göz dikmeler... yalanlar... dolanlar...üçkağıtlar...

Sadece BEN... BENden öte hiç bir şey uğrumda değil...bencilliği....

Yaşamın her alanında, her konuda, tüm sosyal katmanlarda her tür tecavüzü hep beraber her gün yaşamıyor muyuz? Ve tüm bu tecavüzlerin izleyicisi olmuyor muyuz? 

Hem de...

Tüm etik kuralları... tüm dinlerin öğretilerini... tüm insanlık kavramlarını... tüm yasaları... tüm özgürlük ve insanlık hakları beyannamelerini... tüm çocuk haklarını... tüm hayvan haklarını... tüm 'birlikte yaşama' kurallarını... herşeyi... ama en önemlisi de kendimize olan saygımızı ve vicdanımızı... yok sayarak.....

Merak ediyorum... gelişmek yerine ilkel insana mı dönüşüyoruz???

Çünkü gelişmiş bir medeni yaşam ilk önce OTO KONTROL, yani ilkel dürtülerin azami oranda TÖRPÜLENMESİNİ gerektirmez mi???










2 Şub 2017

Evet - Hayır oyunu...


Erkan Yolaç ile Evet - Hayır oyununu izlemek çok keyifli olurdu...
Oyuncuları sahneye mehter marşı ile çıkarırdı.. çünkü seyirciler arasından rastgele seçtiği kişiler heycanlı olur sahneye gelmek ister ama beri taraftan çekinirlerdi... Oyuncu sahnede olduğu süre içinde  muhteşem enerjisi ve güzel Türkçesi ile son derece hızlı konuşan Erkan Yolaç karşısında EVET ve HAYIR sözcüklerini kullanmamalıydı... Sonuçta kazanan da kaybeden de İzmir Marşı'nın coşkulu melodileri eşliğinde koşar adımlarla inerdi sahneden...




Yeni Anayasa'nın referandum oylamasına gitmesi gündeme geldiğinden beri öyle bir hale geldik ki...
EVET demek isteyenlerin de HAYIR demek isteyenlerin de üzerinde garip bir baskı var...
ama insanlarla konuştuğunda büyük kısmı,kendisinin ve çocuklarının yarınlarını biçimlendirecek olan bu anayasa maddelerini okumamış bile... ama kendi kararını verdiği gibi bir de çevresini zorluyor... EVET de... HAYIR de... diye...

Bu nasıl bir anlayıştır... bu nasıl bir insanlıktır... bu nasıl bir vatandaşlıktır... bu nasıl bir toplum anlayışıdır.... bu nasıl bir CEHALETtir...

Ben çözemedim....

Sanki Erkan Yolaç'ın EVET-HAYIR oyunu oynanıyor ortalıkta... tek bir farkla EVET ve HAYIR kelimelerinden bir tanesini seçip kullanacaksın... diğerini kullanmayacaksın... Ama bu oyun hiç keyifli değil... çünkü...

Bu anayasa senin - benim - hepimizin yarınlarını biçimlendirecek... Bu anayasa senin - benim - hepimizin yaşam biçimini belirleyecek... Bu anayasa senin - benim - hepimizin çocuklarının geleceğini belirleyecek....

Erdoğanlar... Yıldırımlar... Bahçeliler....Kılıçdaroğulları... bugün var ama yarın yoklar... ama bu anayasa var olacak.... ve onlar dahil hepimizin ve devam edecek olan nesillerimizin  yaşam biçiminin belirleyici olarak var olacak...

Senin adamın - benim adamım konusu değil bu... hepimizin ve gelecek nesillerimizin konusu bu...

1982 yılında Anayasa yine referanduma açılmıştı ve o zaman da benim milletimin oy kulananlarının % 91.4 lük kısmı Evren Paşa'ya oy vermek adına , içeriğinde ne olduğunu merak bile etmeden 1982 anayasasını kabul etmiş oldu....

Ve bundan sonra sürekli olarak "bu darbe anayasasından kurtulmak gerek"  söylemleri sürerken sayısız sıkıntılar yaşandı... 

Sonrasında 2007 de  sırf bu anaysayı yapan darbecileri yargılamak adına diyerek "YETMEZ AMA EVET"  diyenler bugün pişmanlar....

ANAYASA gibi bir konu, tüm diğer konuların ve taraftarlığın üzerinde.. istisnasız tüm halkın çok dikkatle okuyup anlayıp ondan sonra HÜR vicdan ve AKIL ile oylaması gereken bir olgu...

Hukukçuların, gazetecilerin, siyasilerin ve bilgili her bir bireyin ve organizasyonun bu anayasanın içeriğini halka açık açık anlatması onların okumasını sağlaması gerekir...

HAYIR dersen.... haaa...
EVET dersen.... haaa....
diye aba altından sopa göstermesi değil....

Halkın da gerçekten neyi oyladığını anlamaya çalışması ve okuması gerek... ezbere ben şu partiliyim... ben falanca adama hayranım... yok ben bilmem kimi desteklerim diye bakmaması gerek...

Televizyonlarda tek tek bu maddeler anlatılmalı... içerik halka açık hale getirilmeli... Karşıt düşünceler edep çerçevesi içerisinde - birbirlerinin sözlerini kesmeden yorumlamalı...

VE MEDYA kesinlikle tarafsız bir şekilde bu maddelerin karşıt fikirler tarafından yorumlanmasına izin vermeli...

BU HEPİMİZİN ANAYASASI OLACAK....... VE YARINLARIMIZI BİÇİMLENDİRECEK...

FUTBOL MAÇI DA DEĞİL... PARTİLERİN HANGİLERİ MECLİSE GİRECEK HÜKÜMET OLACAK DİYE YAPILAN SEÇİMLER DE DEĞİL...











24 Oca 2017

KİBİR esir alınca rakiplere gün doğar...




On yılı aşkın bir süredir yüz yüze gelemediğim Güney Afrika Cumhuriyeti'nden bir arkadaşım, bir süre önce iki hafta kadar evimde misafirim oldu. Bunca uzun süre görüşmemiş olunca konuşacak o kadar çok şey birikmişti ki... Veda ederken halen geride konuşulamamış bir çok konu kalmıştı... ama en çok konuştuğumuz, yaşamın her alanında  "etik" sınırlar içerisinde yapılan rekabetin yaşamlarımıza olan katkılarıydı...

Zamanında özgürlük mücadelesinde aktif olarak yer almış olan bu arkadaşımla üzerinde konuştuğumuz konulardan birisi de;  Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk kurucu partisi yani Nelson Mandela'nın partisi, yani Güney Afrika Cumhuriyeti'ne bağımsızlığı getiren ve ne olursa olsun halkın büyük desteği arkalarından eksik olmayan, her zaman en yüksek oy oranına sahip olan ANC'nin son belediye seçimlerinde belli başlı belediyeleri muhalefete kaptırmış olmalarıydı...

Güney Afrika'nın ırkçı hükümetlerden kurtularak Demokrasi'yi yaşamasına sebep olan organ olarak ünlenen ANC,  her bir seçimde halkın büyük desteğini almanın keyfini yaşarken ne olmuştu da böyle bir sonuçla karşılaşmıştı?

ANC'yi ve özgürlük hayallerini gerçek kılan o yüce gönüllü insanların bir kısmı vefat etti, diğer bir kısmı ise aktif politika içinde yer almıyorlar.

ANC'nin bugünkü liderleri ise, yaygın olarak görevlerini kötüye kullandıkları gibi, seçim vaadlerini de yerine getirmiyorlar. Bugün, ANC'nin yönetim kadrolarında yer alanların büyük bir kısmı pozisyonlarını korumak adına hiç çaba harcamadan söylenenleri/yapılanları takip ediyorlar, diğer bir kısmı ise, yeterlilik ve hizmet aşklarına bakılmaksızın, sırf birilerinin hamiliğinde atanarak pozisyon kapanlardan oluştuğu için yozlaşma had safhalara ulaşmış durumda. Öyle ki, inanılması zor rakamlaraulaşan işsizlikten ve tüm ülkeye yayılmış fakirlikten muzdarip insanların yozlaşmaya olan tepkilerine karşılık alenen "Biz bu savaşa fakir kalmak için girmedik" diyebiliyorlar.

Güney Afrika Halkı 20 yılı aşkın süren ANC liderliğinde,  sonu gelmeyen tüm bu yolsuzluklara, işlerin ve ihalelerin ANC liderlerine yakın olanlara verilmesine ve hemen her alanda kendi ihtiyaçlarına  ilgisizlik ve yetersizliklere seyirci kalmaya zorlandı. 
ANC büyük çaplı sözler vermişti, ancak sözlerini gerçek anlamda yerine getirmedi, aksine fakirler daha fakirleşti ve iktidar zenginleri ve iktidara destek veren eski zenginler daha zenginleşti.

Fakirlerin yaşam standartlarının açlık sınırlarının altına doğru gerilemesi ve devlet servislerinin gittikçe kötüleşmesi veya hiç verilmemesi nedeniyle çok defasında şiddet ve yıkıma yol açan ayaklanmalar oldu.

İktidar partisi ülke ekonomisini esir edip, hazineyi kendileri - kendi aile bireyleri ve yakınları arasında talan ederken, muhalefet belediyeleri değiştirebilmek için büyük zorluklarla, ağır aksak adımlarla çabalamaya devam ettiler.

Kazandıkları belediyelerin servislerini doğru yapmalarına ve destekleyicilerinin sayısını artırmaya odaklandılar. Bunun yanı sıra, iktidar partisinin hastalıklı yanlışlarını da sürekli ortaya çıkartıp halka duyurdular.

Bir diğer faktör de, Güney Afrika nüfusunun %70 lik kısmı 0-35 yaş arasında ve özgürlük savaşı verilen günleri bilmediklerinden ANC ile duygusal bir bağları hiç yok veya çok az.   Irkçı yönetimlerden kurtulmak, özgür olmak uğruna, ANC bayrağı altında toplanarak, işkence ve diğer eziyetleri yaşayanlar ve en sevdiklerini kaybedenler gibi önemsemiyorlar ANC'nin bir zamanlar özgürlük bayrağını taşımış olmasını. Bugünkü gençliğin ezici çoğunluğu "geçmiş geçmişte kalmalı, biz yarınlara hazırlanmalıyız" demekte ve bugün yaşadıklarına bakmakta...  Bu da muhalefeti teşvik ettiği gibi muhalefetin de bu gençleri yönlendirmesini kolaylaştırmaktadır. Güney Afrika gençliği, ülke oylarının büyük kısmı demektir.

Muhalefet partileri, işbirliği ile sahip oldukları belediyeler eliyle servislerini sunmada başarılı olmak için azami gayreti sarf ederken, iktidar partisinin yozlaşmalarını afişe etmeye devam ettiler ve iktidar partisinin abartılı söylemleri altındaki gerçekleri olabildiğince çok kitlelere anlatmaya/göstermeye çabaladılar ki, kitleler düşünmeye ve sorgulamaya başlasın.

Ayrıca, duygusal bağlara sadakatle sarılan yaşlı nesilden ziyade, düşünebilen ve sorgulayabilen genç kesime kendilerinin ve iktidar partisinin yaptıkları her çalışmanın ve söyledikleri sözlerin- vaadlerin ispatlarını sundular.

Eğer muhalefet belediyeleri, seçimlerde verdikleri sözlerini tutabilirlerse ulusal seçimlerin belirleyicisi olacaklar.  

'İsa Mesih gelene kadar yerimizdeyiz' diyen ve rehavet içinde bildiğini okuyan ANC ise, ancak,  bu kibirli duruşunu bir yana bırakarak kendi yanlışlarını kabul eder ve  silkelenirse seçimleri kendi lehlerine çevirebilecekler...

Güney Afrika Cumhuriyeti zamanında ülkenin genç nesli sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştu... Irkçı hükümetlere karşı gençler savaşmıştı... Bugün iktidardaki yozlaşmalara karşı yine gençler savaşıyor...

Ama profilleri farklı... Irkçı hükümetlere karşı savaşanlar "özgürlük" uğruna ellerindeki tereyağlı ekmeklerden vaz geçip aç kalmaya razı olan köle gençlerdi... Bugün ANC'ye karşı savaşanlar ise tereyağlı ekmek yemek için halkın yavan ekmeğini gasp edenlerden ekmeklerini geri almak isteyen ve bunu haykırabilen özgür bir gençlik... Ayyuka çıkan yozlaşmalar karşısında bir araya gelebilen ve uzlaşabilen bir muhalefet.. Bu nedenle de halka umut olabilen bir muhalefet... İktidar partisini silkeleyip "kendine gel yoksa İsa Mesih gelene kadar oturmayı planladığın koltuğundan kalkarsın" diyebilen bir muhalefet...

Umut verici bir gelişme...  çünkü...

İmkansızlıklar içindeki muhalefet tek tek yeterli güçte değildi ve bir araya gelmiyordu... bu nedenle şimdiye kadar ANC'nin karşısında ciddi bir rekabet yoktu.. bu da ANC'yi rehavete sürüklemişti... Ama şimdi... kendi yanlışlarını görüp rehavetten kurtulma şansları var...  Muhalefetin de iktidara gelebilme umudunun güçlenmesi ile daha iyiye doğru daha çok çabalaması var... Her iki şekilde de kazançlı çıkan ülke halkı olacak...

Özgür rekabetin ve özgür eleştirinin olmadığı yerde gelişme ve ilerleme olması çok zor... yozlaşmaların ve rehavetin önüne geçilmesi çok zor... Siyasette halk kazançlı çıkıyor... Ticarette üretici ve tüketici... ve ülke güçleniyor... yeter ki rekabet "etik" olsun...  işin içine zorbalık ve hile karışmasın...



 


 

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...