16 Mar 2017

HATTI MUDAFAA YOKTUR SATHI MUDAFAA VARDIR




10-11 Ocak 1921 tarihindeki 1inci İnönü muharebesi ve 23 Mart-1 Nisan 1921 tarihindeki 2inci İnönü muharebesi ardından daha kalabalık ve daha güçlü bir ordu ile 10 Temmuz 1921 yılında saldırıya geçen Yunan ordusu karşısında Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiş ve yarı yarıya erimiş durumdaki yeni Türk ordusunun ihtiyacı olan destek güçler, donanım ve ihtiyaçlarını karşılamak için ne para vardı ne de zaman. Türk ordusu Eskişehir'e kadar çekildi. 

23 Nisan 1920 tarihinde EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR temel ilkesi üzerine kurulmuş olan BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, kurtuluş için tek umut olarak görülen Mustafa Kemal Paşa'yı 5 Ağustos 1921 tarihinde BAŞKOMUTAN olarak GÖREVLENDİRDİ.

BAŞKOMUTAN Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Ağustos 1921 tarihinde halktan varlığının %40ını orduya bağışlamasını istediği TEKALİF-İ MİLLİYE (MİLLİ YÜKÜMLÜLÜK) adı verilen 10 maddelik emirlerini yayınladı ve halka duyuruldu. Evlerindeki gazileri tekrar cepheye çağırdı.

23 Ağustos 1921 Salı günü sabahı Yunan ordusunun saldırısı ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Yaklaşık 110 kilometrelik bir cephe açılmıştı...
26 Ağustos 1921 tarihinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa o meşhur emrini verdi;

"HATTI MÜDAFAA YOKTUR. SATHI MÜDAFAA VARDIR. O SATIH BÜTÜN VATANDIR. VATANIN HER KARIŞ TOPRAĞI VATANDAŞ KANI İLE ISLANMADIKÇA TERK OLUNAMAZ."    

Ve... 13 Eylül 1921...

Büyük Millet Meclisi Büyük Taarruzun galibi olduğunu bütün dünyaya duyurdu...


Hiç bir kara gölgenin karartamayacağı bu büyük zaferin detaylarını her yerden bulabilir ve okuyabilirsiniz. Bu nedenle detaylara girmedim.

Benim dikkatinizi çekmek istediğim istediğim şu:

Türk ordusu, Sakarya nehrinin doğusuna çekildiğinde ordunun durumu değerlendirilir ve görülür ki;

1643 şehit, 4.981 yaralı ve 374 esir vermiş. 18 top, 47 ağır, 34 hafif makineli tüfek kaybetmiş. Elde sadece 28.825 tüfek kalmış.

İşin acı tarafı, savaştan kaçan 30.809 askerin 30.122 si tüfeklerini de kaçırmışlar. 

Yani ordunun yarısı kaçmış... 
Yani ordunun silahlarının yarısını götürmüşler... 
Yani  mensubu olduğu kendi milletinin ordusuna düşman ordularından daha fazla zarar vermişler...

Ama, kendi ordu ve milletine verdikleri zararın bilincinde olanı kaç kişisiydi??? Karşılarına birisi geçip de "sizin yaptığınız vatan hainliği" dese kaçı bunu kabul ederdi???

Ama yine de dış düşmanlar yenilmişti....  Kendi ordusuna ve milletine, kendi özgürlüğüne zarar verecek kadar cahil, gafil ve hainlere rağmen özgür bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştu... ve "Yurtta sulh Cihanda sulh" ilkesiyle yoluna devam ederken bunlar da Cumhuriyet'in nimetlerinden faydalandılar... 

Türkiye'nin Yeniden Doğuşu adlı kitabın yazarı Amerikalı gazeteci Claire Price'ın bu zafer üzerine yaptığı yorumu ilginçtir;
"Batı 200 yıldan beri ihtiyar Osmanlı Devleti'ni parçalamaya çalışıyordu. Fakat Sakarya'da Türk'ün kendisiyle karşılaşmış ve ona dokunduğu anda tarihin yönü değişmiştir. Tarih bu olayı devrimizin en büyük olaylarından biri olarak kaydedecektir"

Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yılında Genç Türkiye'nin gençleri gururla yürüyorlardı... Ortak marşları vardı... bir ağızdan söyledikleri... 10. yıl marşı dediler adına... Birlikte yazmışlardı Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel ve Cemal Reşit Rey bestelemişti ve tüm ülke gençliği söylemişti... 


Dünya Liderleri... hatta cephelerde karşı karşıya geldiği düşman liderler... hayran oldu Atatürk'e...  önünden arkasından saygıyla söz ettiler...


Bir çok dünya lideri Atatürk'ü kendisine örnek aldı... Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti bir çok ülke için umut demekti.. örnek demekti...


Tüm bunlara rağmen... Atatürk  rehavete düşmedi...  ve varlığıyla hep gurur duyduğu Türk Gençliğini Cumhuriyet'in en coşkulu günlerinde uyardı...



"Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. 
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. 
Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (1927)"


Peki...

Bizler... hani kendini aydın sanan okullular...  hani Atatürk'ün, okudukça daha fazla öğrendikçe bu vatana ve millete daha fazla yarar sağlayacağımıza, daha fazla hizmet edeceğimize, ülkeyi ileri medeniyetler seviyesine çıkaracağımıza, halkı cahillikten kurtaracağımıza inandığı Cumhuriyet çocukları...

Bizler ne yaptık???

Kalıp savaştık mı ülkemize hakim olan cahillikle ???

Yoksa bencilce kendi gettolarımıza mı kaçtık tıpkı o askerler gibi silahlarımızı da kendimize saklayarak???

Mutlu muyuz?










5 yorum:

  1. Yapılması gerekli bir özeleştiri bu....

    YanıtlaSil
  2. Bizler ne yaptık???

    Kalıp savaştık mı ülkemize hakim olan cahillikle ???

    Yoksa bencilce kendi gettolarımıza mı kaçtık tıpkı o askerler gibi silahlarımızı da kendimize saklayarak???

    Mutlu muyuz?

    YanıtlaSil
  3. Sorgulamamız gereken ne çok hata yapıldı... :((

    YanıtlaSil
  4. Yanıtlar
    1. siz de hoş geldiniz nerelerdeydiniz?

      Sil

Bunlar da ilginizi çekebilir...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...