gündemimdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündemimdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haz 2017

Yürüyelim Arkadaşlar....








Tre Trallnde Jamtor şarkısının Felix Körling tarafından bestelen melodisi Selim Sırrı Tarcan tarafından beğenilince Ali Ulvi Elöve tarafından da sözleri yazılınca 1914 yılında ortaya dillerden düşmeyen bir gençlik marşı çıkar...   


Dağ başını duman almış  

Gümüş dere durmaz akar   
Güneş ufuktan şimdi doğar  
Yürüyelim arkadaşlar  



Sesimizi yer, gök, su dinlesin  

Sert adımlarla her yer inlesin  


Bu gök, deniz nerede var  

Nerede bu dağlar taşlar  
Bu ağaçlar güzel kuşlar  
Yürüyelim arkadaşlar  



Sesimizi yer, gök, su dinlesin  

Sert adımlarla her yer inlesin  


Dağlar taşlar güzel kuşlar  

Ya bu insanlar insanlar  
Güneş ufuktan bir gün doğar  
Yürüyelim arkadaşlar  



Sesimizi yer, gök, su dinlesin  

Sert adımlarla her yer inlesin


Atatürk, Samsun'a giderken bindiği Bandırma vapurunda bu marşı ıslıkla çalar... Samsun'a vardıktan sonra da sert adımlara yürür düşman üzerine...
Tek başına mı???
Elbetteki hayır...
Ülkesinin düşmanlar tafından işgal edilmesine karşı çıkan tüm diğer özgürlük aşıklarıyla beraber yürür...

Özgürlük elde edilir... ama dururlar mı bu aşıklar?
Elbetteki hayır...
Yürümeye devam ederler... daha eğitimli/aydınların çoğunlukta olduğu bir ülke için... daha medeni bir ülke için... daha gelişmiş bir sanayi için... daha bağımsız bir ekonomi için... daha adil bir ülke için... daha demokrat bir ülke için... daha refah bir ülke için... daha saygın bir ülke için... daha özgür bireyler için...

Öylesine güzel... öylesine bitmeyen bir enerji ile yürürler ki... sert adımlarının sesleri umut olur, örnek olur tüm sömürülen ülkelere....

Fidel Castro'ya göre "Küba'nın ve ezilen halkların doğal lideri" olan Atatürk'ün "NUTUK"unu Che Guevera çantasında taşırken, Mao meşhur yürüyüşüne başlarken Şian'da yaptığı konuşmada "ben Çin'in Atatürk'üyüm" derken, Mahatma Ghandi "Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrıyı da İngiliz sanırdım" derken... cephede ve müzakere masalarında savaştığı düşmanları bile ondan hayranlıkla bahsederken, bütün dünyada Atatürk'ün heykelleri dikilirken... caddelere Atatürk adı verilirken...

Çok partili siyasi hayata geçişten ve Marshall yardımlarını kabul edişten sonra her ne olmuşsa olmuş ve garip bir şekilde kendi ülkesinde Atatürk ve devrimleri karalanmaya, unutulmaya, saptırılmaya başlar... ve hatta bazıları da  Atatürk ve devrimlerini korumak adına "ezbere tabulaştırma" gibi bir yönteme başvurularak Ata'ya düşmanlıkların körüklenmesine vesile olurlar...

Büyüdüğünde Atatürk olmak isteyen çocuklar bile emperyalizmin dişlileri arasında farklı bir hamur gibi değişime uğrarlar... adeta hafızalar yeniden biçimlendirilir...

Bugün Kemel Kılıçdaroğlu ADALET için yürüyor... Oldukça da büyük bir kesim destekliyor...

Bence geç bile kalmış bir yürüyüş...
Bence Türk Ordusunun Genel Kurmay Başkanı "terörist" olmakla suçlandığı ve tutuklandığı gün "ADALET" için yürüyüş başlamalıydı... Kemal Kılıçdaroğlu veya muhalefet yapsın diye beklemek bile Atatürk Cumhuriyeti'ne yakışmazdı... ama yürünmedi... yürümedik... Ülkenin büyük çoğunluğu yönetim erklerinin yanlış yönderilmiş olabileceğini düşünmediler bile...

İyi ki de FETÖ, orta doğunun bekçisi olan TSK'ya olan o büyük halk güvenini yerle bir ederek kendi kontrolüne geçirme/zayıflatma amacına ulaşmanın sarhoşluğu ile erken davranıp da "sıra iktidara geldi"  geldi diye iktidardakilere de saldırmış 17/25 Aralık olmuş da  da FETÖ'nün ne olduğu ve yapılanması ortaya çıkmış... Eğer 17/25 olmasaymış ne olurdu halimiz??? FETÖ yönetiminde bir Türkiye olur muyduk? Bir ihtimal 15 Temmuz kalkışmasına bile gerek duymadan kontrol FETÖ'ye geçebilirdi...


Ya bugün???

Bütün bu olanlardan sonra;

ADALET sağlayıcılara yeniden güvenebiliyor muyuz?

Neden?

Çünkü iktidar FETÖ ile savaşmak adına öylesine adımlar attı ki... İktidarı destekleyen veya desteklemeyen insanların kafasında yaygın biçimde iki alternatif oluştu;

1- FETÖ halen yargının kontrolünü elinde tutuyor ve siyasi iktidarı, özellikle AKP'nin tek ve mutlak lideri Tayyip Erdoğan'ı zora sokmak için, bilinçli olarak son derece bariz ADALETSİZLİKLER yapıyor ki, iktidar partisi AKP ve ERDOĞAN'a olan güven yıkılsın ve karşıtlığı büyüsün

2- İktidar, FETÖ'yü bahane ederek kendi iktidarına karşı tehdit olarak gördüklerini de yolundan çekerken halkın üzerinde de "bak ben bunlara bile dokunuyorum sana daha kolay dokunurum, tek çaren bize biat etmendir" gibisine bir baskı oluşturmak...

Kimisi birinci alternatife inanıyor..
Kimisi ikinci alternatife inanıyor...
Kim hangi alternatifeinanırsa inansın...
burada kesin olan tek bir sonuç var : ADALET'e güven bitmiş...
ADALET'in siyasallaştığı ve ADALET'e güvenin bittiği bir ülkede ne iktidar ne de vatandaşlar huzur bulur...

ADALET sağlayıcılara ve ADALET sistemine güvenebildiğimiz güne kadar hep beraber, iktidarıyla-muhalefeti -STK ları- tüm kurumları - her bir vatandaşı ile yürümeye devam etmezsek...

Sonumuz iktidarlarımız, kurumlarımız, mallarımız, mülklerimiz, çoluk ve çocuklarımız ile geleceğimizi mezara gömmek olur...

Bu nedenle ben Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu ADALET yürüyüşünü destekliyorum ve hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın bile bu yürüyüşe destek verdiğini ADALET'in en doğru biçimde işlemesi için iktidarda olduğu sürece elinden geleni yapacağını beyan etmesi halinde ADALET sistemi içindeki kumpasçıların/FETÖcülerin çok daha çabuk temizleneceğine inanıyorum... çünkü tüm kumpascılar/FETÖcüler,bu ülkenin iktidarı ve muhalefeti ile halkının elele verip kendilerine karşı savaşacağını görecekler... Aynen 15 Temmuz'da olduğu gibi ADALET için birleştiklerini görecekler... 

Ama iktidar, ADALET için varız derken ve FETÖ'ye karşı savaşırken sırf muhalefet liderlerinden birisi bu ADALET yürüyüşünü başlattı diye yürüyüşün karşısında durur ve de destek vermezse ... o bölücüler/ o kumpascılar/ o FETÖ'cüler ellerini oğuşturacaklar memnuniyetlerinden...

Çünkü...

ADALET topyekün, her yerde, herkes için en temel haktır... ve adalete güven yoksa en doğru adli karar bile tarafları tatmin etmez... 
ADALETSİZ karar algısı tüm KAOSLARIN vaz geçilmez senfonisidir...










2 Şub 2017

Evet - Hayır oyunu...


Erkan Yolaç ile Evet - Hayır oyununu izlemek çok keyifli olurdu...
Oyuncuları sahneye mehter marşı ile çıkarırdı.. çünkü seyirciler arasından rastgele seçtiği kişiler heycanlı olur sahneye gelmek ister ama beri taraftan çekinirlerdi... Oyuncu sahnede olduğu süre içinde  muhteşem enerjisi ve güzel Türkçesi ile son derece hızlı konuşan Erkan Yolaç karşısında EVET ve HAYIR sözcüklerini kullanmamalıydı... Sonuçta kazanan da kaybeden de İzmir Marşı'nın coşkulu melodileri eşliğinde koşar adımlarla inerdi sahneden...




Yeni Anayasa'nın referandum oylamasına gitmesi gündeme geldiğinden beri öyle bir hale geldik ki...
EVET demek isteyenlerin de HAYIR demek isteyenlerin de üzerinde garip bir baskı var...
ama insanlarla konuştuğunda büyük kısmı,kendisinin ve çocuklarının yarınlarını biçimlendirecek olan bu anayasa maddelerini okumamış bile... ama kendi kararını verdiği gibi bir de çevresini zorluyor... EVET de... HAYIR de... diye...

Bu nasıl bir anlayıştır... bu nasıl bir insanlıktır... bu nasıl bir vatandaşlıktır... bu nasıl bir toplum anlayışıdır.... bu nasıl bir CEHALETtir...

Ben çözemedim....

Sanki Erkan Yolaç'ın EVET-HAYIR oyunu oynanıyor ortalıkta... tek bir farkla EVET ve HAYIR kelimelerinden bir tanesini seçip kullanacaksın... diğerini kullanmayacaksın... Ama bu oyun hiç keyifli değil... çünkü...

Bu anayasa senin - benim - hepimizin yarınlarını biçimlendirecek... Bu anayasa senin - benim - hepimizin yaşam biçimini belirleyecek... Bu anayasa senin - benim - hepimizin çocuklarının geleceğini belirleyecek....

Erdoğanlar... Yıldırımlar... Bahçeliler....Kılıçdaroğulları... bugün var ama yarın yoklar... ama bu anayasa var olacak.... ve onlar dahil hepimizin ve devam edecek olan nesillerimizin  yaşam biçiminin belirleyici olarak var olacak...

Senin adamın - benim adamım konusu değil bu... hepimizin ve gelecek nesillerimizin konusu bu...

1982 yılında Anayasa yine referanduma açılmıştı ve o zaman da benim milletimin oy kulananlarının % 91.4 lük kısmı Evren Paşa'ya oy vermek adına , içeriğinde ne olduğunu merak bile etmeden 1982 anayasasını kabul etmiş oldu....

Ve bundan sonra sürekli olarak "bu darbe anayasasından kurtulmak gerek"  söylemleri sürerken sayısız sıkıntılar yaşandı... 

Sonrasında 2007 de  sırf bu anaysayı yapan darbecileri yargılamak adına diyerek "YETMEZ AMA EVET"  diyenler bugün pişmanlar....

ANAYASA gibi bir konu, tüm diğer konuların ve taraftarlığın üzerinde.. istisnasız tüm halkın çok dikkatle okuyup anlayıp ondan sonra HÜR vicdan ve AKIL ile oylaması gereken bir olgu...

Hukukçuların, gazetecilerin, siyasilerin ve bilgili her bir bireyin ve organizasyonun bu anayasanın içeriğini halka açık açık anlatması onların okumasını sağlaması gerekir...

HAYIR dersen.... haaa...
EVET dersen.... haaa....
diye aba altından sopa göstermesi değil....

Halkın da gerçekten neyi oyladığını anlamaya çalışması ve okuması gerek... ezbere ben şu partiliyim... ben falanca adama hayranım... yok ben bilmem kimi desteklerim diye bakmaması gerek...

Televizyonlarda tek tek bu maddeler anlatılmalı... içerik halka açık hale getirilmeli... Karşıt düşünceler edep çerçevesi içerisinde - birbirlerinin sözlerini kesmeden yorumlamalı...

VE MEDYA kesinlikle tarafsız bir şekilde bu maddelerin karşıt fikirler tarafından yorumlanmasına izin vermeli...

BU HEPİMİZİN ANAYASASI OLACAK....... VE YARINLARIMIZI BİÇİMLENDİRECEK...

FUTBOL MAÇI DA DEĞİL... PARTİLERİN HANGİLERİ MECLİSE GİRECEK HÜKÜMET OLACAK DİYE YAPILAN SEÇİMLER DE DEĞİL...











24 Oca 2017

KİBİR esir alınca rakiplere gün doğar...




On yılı aşkın bir süredir yüz yüze gelemediğim Güney Afrika Cumhuriyeti'nden bir arkadaşım, bir süre önce iki hafta kadar evimde misafirim oldu. Bunca uzun süre görüşmemiş olunca konuşacak o kadar çok şey birikmişti ki... Veda ederken halen geride konuşulamamış bir çok konu kalmıştı... ama en çok konuştuğumuz, yaşamın her alanında  "etik" sınırlar içerisinde yapılan rekabetin yaşamlarımıza olan katkılarıydı...

Zamanında özgürlük mücadelesinde aktif olarak yer almış olan bu arkadaşımla üzerinde konuştuğumuz konulardan birisi de;  Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk kurucu partisi yani Nelson Mandela'nın partisi, yani Güney Afrika Cumhuriyeti'ne bağımsızlığı getiren ve ne olursa olsun halkın büyük desteği arkalarından eksik olmayan, her zaman en yüksek oy oranına sahip olan ANC'nin son belediye seçimlerinde belli başlı belediyeleri muhalefete kaptırmış olmalarıydı...

Güney Afrika'nın ırkçı hükümetlerden kurtularak Demokrasi'yi yaşamasına sebep olan organ olarak ünlenen ANC,  her bir seçimde halkın büyük desteğini almanın keyfini yaşarken ne olmuştu da böyle bir sonuçla karşılaşmıştı?

ANC'yi ve özgürlük hayallerini gerçek kılan o yüce gönüllü insanların bir kısmı vefat etti, diğer bir kısmı ise aktif politika içinde yer almıyorlar.

ANC'nin bugünkü liderleri ise, yaygın olarak görevlerini kötüye kullandıkları gibi, seçim vaadlerini de yerine getirmiyorlar. Bugün, ANC'nin yönetim kadrolarında yer alanların büyük bir kısmı pozisyonlarını korumak adına hiç çaba harcamadan söylenenleri/yapılanları takip ediyorlar, diğer bir kısmı ise, yeterlilik ve hizmet aşklarına bakılmaksızın, sırf birilerinin hamiliğinde atanarak pozisyon kapanlardan oluştuğu için yozlaşma had safhalara ulaşmış durumda. Öyle ki, inanılması zor rakamlaraulaşan işsizlikten ve tüm ülkeye yayılmış fakirlikten muzdarip insanların yozlaşmaya olan tepkilerine karşılık alenen "Biz bu savaşa fakir kalmak için girmedik" diyebiliyorlar.

Güney Afrika Halkı 20 yılı aşkın süren ANC liderliğinde,  sonu gelmeyen tüm bu yolsuzluklara, işlerin ve ihalelerin ANC liderlerine yakın olanlara verilmesine ve hemen her alanda kendi ihtiyaçlarına  ilgisizlik ve yetersizliklere seyirci kalmaya zorlandı. 
ANC büyük çaplı sözler vermişti, ancak sözlerini gerçek anlamda yerine getirmedi, aksine fakirler daha fakirleşti ve iktidar zenginleri ve iktidara destek veren eski zenginler daha zenginleşti.

Fakirlerin yaşam standartlarının açlık sınırlarının altına doğru gerilemesi ve devlet servislerinin gittikçe kötüleşmesi veya hiç verilmemesi nedeniyle çok defasında şiddet ve yıkıma yol açan ayaklanmalar oldu.

İktidar partisi ülke ekonomisini esir edip, hazineyi kendileri - kendi aile bireyleri ve yakınları arasında talan ederken, muhalefet belediyeleri değiştirebilmek için büyük zorluklarla, ağır aksak adımlarla çabalamaya devam ettiler.

Kazandıkları belediyelerin servislerini doğru yapmalarına ve destekleyicilerinin sayısını artırmaya odaklandılar. Bunun yanı sıra, iktidar partisinin hastalıklı yanlışlarını da sürekli ortaya çıkartıp halka duyurdular.

Bir diğer faktör de, Güney Afrika nüfusunun %70 lik kısmı 0-35 yaş arasında ve özgürlük savaşı verilen günleri bilmediklerinden ANC ile duygusal bir bağları hiç yok veya çok az.   Irkçı yönetimlerden kurtulmak, özgür olmak uğruna, ANC bayrağı altında toplanarak, işkence ve diğer eziyetleri yaşayanlar ve en sevdiklerini kaybedenler gibi önemsemiyorlar ANC'nin bir zamanlar özgürlük bayrağını taşımış olmasını. Bugünkü gençliğin ezici çoğunluğu "geçmiş geçmişte kalmalı, biz yarınlara hazırlanmalıyız" demekte ve bugün yaşadıklarına bakmakta...  Bu da muhalefeti teşvik ettiği gibi muhalefetin de bu gençleri yönlendirmesini kolaylaştırmaktadır. Güney Afrika gençliği, ülke oylarının büyük kısmı demektir.

Muhalefet partileri, işbirliği ile sahip oldukları belediyeler eliyle servislerini sunmada başarılı olmak için azami gayreti sarf ederken, iktidar partisinin yozlaşmalarını afişe etmeye devam ettiler ve iktidar partisinin abartılı söylemleri altındaki gerçekleri olabildiğince çok kitlelere anlatmaya/göstermeye çabaladılar ki, kitleler düşünmeye ve sorgulamaya başlasın.

Ayrıca, duygusal bağlara sadakatle sarılan yaşlı nesilden ziyade, düşünebilen ve sorgulayabilen genç kesime kendilerinin ve iktidar partisinin yaptıkları her çalışmanın ve söyledikleri sözlerin- vaadlerin ispatlarını sundular.

Eğer muhalefet belediyeleri, seçimlerde verdikleri sözlerini tutabilirlerse ulusal seçimlerin belirleyicisi olacaklar.  

'İsa Mesih gelene kadar yerimizdeyiz' diyen ve rehavet içinde bildiğini okuyan ANC ise, ancak,  bu kibirli duruşunu bir yana bırakarak kendi yanlışlarını kabul eder ve  silkelenirse seçimleri kendi lehlerine çevirebilecekler...

Güney Afrika Cumhuriyeti zamanında ülkenin genç nesli sayesinde özgürlüğüne kavuşmuştu... Irkçı hükümetlere karşı gençler savaşmıştı... Bugün iktidardaki yozlaşmalara karşı yine gençler savaşıyor...

Ama profilleri farklı... Irkçı hükümetlere karşı savaşanlar "özgürlük" uğruna ellerindeki tereyağlı ekmeklerden vaz geçip aç kalmaya razı olan köle gençlerdi... Bugün ANC'ye karşı savaşanlar ise tereyağlı ekmek yemek için halkın yavan ekmeğini gasp edenlerden ekmeklerini geri almak isteyen ve bunu haykırabilen özgür bir gençlik... Ayyuka çıkan yozlaşmalar karşısında bir araya gelebilen ve uzlaşabilen bir muhalefet.. Bu nedenle de halka umut olabilen bir muhalefet... İktidar partisini silkeleyip "kendine gel yoksa İsa Mesih gelene kadar oturmayı planladığın koltuğundan kalkarsın" diyebilen bir muhalefet...

Umut verici bir gelişme...  çünkü...

İmkansızlıklar içindeki muhalefet tek tek yeterli güçte değildi ve bir araya gelmiyordu... bu nedenle şimdiye kadar ANC'nin karşısında ciddi bir rekabet yoktu.. bu da ANC'yi rehavete sürüklemişti... Ama şimdi... kendi yanlışlarını görüp rehavetten kurtulma şansları var...  Muhalefetin de iktidara gelebilme umudunun güçlenmesi ile daha iyiye doğru daha çok çabalaması var... Her iki şekilde de kazançlı çıkan ülke halkı olacak...

Özgür rekabetin ve özgür eleştirinin olmadığı yerde gelişme ve ilerleme olması çok zor... yozlaşmaların ve rehavetin önüne geçilmesi çok zor... Siyasette halk kazançlı çıkıyor... Ticarette üretici ve tüketici... ve ülke güçleniyor... yeter ki rekabet "etik" olsun...  işin içine zorbalık ve hile karışmasın...



 


 

30 Tem 2016

Bilemedim ben hangisi daha beter...





Güvenmekten korkarak yaşamak mı,
Güvenip de kazıklanmak mı,
daha beter?

Yetersizliğini bilmemek mi,
Yetersizliğini inkar etmek mi,
daha beter?

Kitap yüklenip cahil kalmak mı,
Kitap yüklenmeden cahil kalmak mı,
daha beter?

Yanlış olduğunu bile bile yanlışı devam ettiren mi,
Yanlış olduğunu bile bile yanlış yapanı destekleyen mi,
daha beter?

Kendi fikri olmadan sürülere katılanlar mı,
Kendi fikri olduğunu sanarak sürüleri peşine takanlar mı,
daha beter?

Körü körüne kendini adayan mı,
Kendini para/güç için satan mı,
daha beter?

Her gün eziyet ederek bir insanın hayatını zehir eden mi,
Kafası bozuldu diye bir adamın canına kıyan mı,
daha beter?

Bir dükkanı soyan hırsız mı,
Bir insanın yarınlarını çalan mı,
daha beter?

Aşık olduğuna aşkını gösteremeyen mi,
Sevmediğine aşık rolü yapan mı,
daha beter?

Dereyi geçene kadar sakatlanmış at üzerinde gitmek mi,
Dereyi geçerken sakat atı öldürüp de kendi kulaçlarıyla yüzmeye kalkmak mı,
daha beter?

Kendi çocuğunu korumak adına başka çocukların cezalandırılmasına sebep olmak mı,
Adaletli olmak adına kendi çocuğunun cezalandırılmasına sebep olmak mı,
daha beter?

Kumar oynayıp, kaybettikçe kazanmak umuduyla sürekli borçlanarak devam etmek mi,
Siyasetçi olup da, başaramadıkça  başarmak umuduyla sürekli yön değiştirerek devam etmek mi,
daha beter?

Yıllardır "baba" bildiğin kişinin baban olmadığını öğrenmek mi,
Yıllardır "evlat" bildiğin çocuğunun senden olmadığını öğrenmek mi,
daha beter?

Bizi ve devletimizi korumakla yükümlü olanların, devlet kadrolarının planlı bir şekilde işgal edilmesini bunca uyarıya rağmen, görmemiş-duymamış olmaları mı,
Bize ve devletimize hizmet etmek için seçilenlerin devlet kadrolarına yandaşlarını doldurma merakları yüzünden, uyarılara kulak tıkayarak ve hatta eleştirenleri suçlayarak, devlet kadrolarının planlı bir şekilde işgal edilmesine fırsat vermiş olmaları mı,
daha beter...

Dicle kenarındaki bir kurdun kaptığı koyunun bile kendi mesuliyeti altında olduğunu söyleyecek kadar güçlü olanların burunlarının dibine kadar vatan hainlerinin girmesini yaşamaları mı,
Dicle kenarındaki bir kurdun kaptığı koyunun bile kendi mesuliyeti altında olduğunu söyleyenlerin kudretine güvenerek rehavet içinde uyuyanların uyandıkları kabus mu,
daha beter?


Hem suçlu hem güçlü olmak mı,
Hem haklı hem güçsüz olmak mı,
daha beter?

Düşünüp duruyorum.... bir türlü karar veremiyorum hangisi daha beter?


Ama düşünmeye bile gerek duymadan bildiğim bir şey var;
'EHVEN-İ ŞERREYN' den hayır gelmez...

yani;

öylesine ağır ki yaralarımız.... biz küçük bir dereyi değil büyük nehirleri geçmek zorundayız... bu nedenle... Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı gibi.... net hedefler ve net çizgiler gerek.... tavizsiz... dimdik... sağlam atlarla yol almalıyız.... her birimiz ve hep beraber devrimci olmalıyız... tam demokratik, tam laik bir Türkiye Cumhuriyeti için, eğer gerçekten bu ülkenin toprağı ve insanları ile bütünü ise söz konusu olan...  ne AB ne ABD, ne NATO, ne Rusya ne başkası için... sadece ve sadece kendimiz için... kendi ülkemiz için...
ve...
unutmayalım ki, bu noktadan sonra "sehven" leri kabullenmeye ve/ya kabullendirmeye çalışmanın sonucu  bugünleri bile aratır ortamları getirir her birimize ve topyekün hepimize...









20 Tem 2016

Bir askeri kalkışma ardından....


'Darbelerin intikamı alınacak' diye, YETMEZ AMA EVETçileri de 12 Eylül ile tavladıkları referandum sonunda 12 Eylül'den ziyade '28 Şubat' intikamını almak için hükümet ve devletin kolları sıvadıklarını hatırlayarak, 28 Şubat 1997 MGK toplantısı ile başlayan meşhur '28 Şubat' sürecine doğru geriye baktığımda hafızamı hiç zorlamadan Fethullah Gülen'in o günlerde ortalıklara saçılan videolarını çok net hatırlıyorum....

Refarandum döneminde çok aradım bu videolardan bulmak için ama tek bir tanesini dahi bulamadım.   Ancak şimdi 2016 Ocak ayında yüklenmiş tek bir tanesini bulabildim izlemek isteyenler için burada.




Bu dönemde, Fethullah Gülen, gizli çekilmiş olan değişik videolarda, çevresinde kendisini dinleyenlere özetle 'Türkiye Cumhuriyeti'nin laik sistemini değiştirmek için, yeterince güçlü olana kadar, kendinizi saklayacaksınız ve gücü elinize geçireceksiniz sonra harekete geçeceksiniz' diye nasihat ediyor...

Fethullah Gülen 1979 da, üniversite hazırlık kursu açarak eğitime resmen el attı ve 1981 de Lise açtı. Sonraki yıllarda da yeni kurslar, Liseler ve üniversiteler açmaya devam etti.  Eğitim düzeyi gerçekten yüksek olan okullar açtı, hem Türkiye'de hem de yurt dışında değişik ülkelerde...  Yurt dışında açtığı okullarda Türkçe öğretiyordu... Yere-göğe sığdırılamadı... 

1979 da üniversite kursuna giden bir gencin 17 yaşında olduğunu düşünelim.  1997 yılında 35 yaşında oluyor... 1980 de başlayan 34 yaşında... 1981 de başlayan 33 yaşında... 1982 de başlayan 32 yaşında... 

Yani 1997 geldiğinde, 1979'dan bu yana geçen 18 yıllık bir süreç içerisinde Fethullah Gülen eğitim kurumlarından geçen gençlerin hem sayısı artıyor hem de aktif olarak çalışma hayatına giriyorlardı... özellikle devlet kurumlarına girmeleri sağlanıyordu bir türlü... 

9 Şubat 1998 de Vatikan'da, 13 Mayıs 1981 tarihinde Mehmet Ali Ağca'nın öldürmeye çalıştığı Papa II. Jean Paul ile görüştü... "Dinler Arası Diyalog" derin(!) mevzusunu görüştüler.... (merak edenler internette detayları bulabilirler). 



ATV de, benim de hafızama kazanan meşhur kasetleri yayınlandıktan sonra 22 Mart 1999 tarihinde sağlık nedenleri bahanesiyle ABD'ye gitti ve bugüne kadar dönmedi...

TSK, sürekli olarak kendi içerisindeki irticacıları ayıklamaya çabaladı ki bu Gülen cemaati mensuplarını da kapsıyordu... 

Gülen ABD'den de olsa çalışmalarına ara vermedi... Okulları tam hız devam etti... Kimi ülkeler kapattırdı... Kimileri daha fazla okul açmasını istedi... falan filan... 

Sadece kendi okulları ile yetinmedi Gülen Cemaati... Polis okulları.. askeri liseler... vesaire ... vesaire...  

TSK kendi içini her yıl temizlemeye gayret ediyordu... ve sürekli eleştiriliyordu... belki de solcular ve dincilerin ortak tepki gösterdiği ilk alan bu idi... 'haksızlık' deniyordu... 'namaz kıldığı için birisi askerden atılır mı?' deniyordu... sanki TSK mensupları dinsizmiş ve din düşmanıymış gibi bir algı oluşturulmaya çabalanıyordu... 

2003 yılına kadar YAŞ kararları ile TSK'dan ihraç edilenler için hükümetler bir şerh koymadılar ama 2003 yılından itibaren bu ihraçlara Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanları tarafından şerh konuldu.

YAŞ ihraç kararları kesindi. Geri dönüş için veya iptal için herhangi bir yargı organına başvurulamazdı.

Şerh koymak yetmiyordu bu ihraçlara engel olmaya ve  AKP önergesi ile  yargı yolu 2010 yılında anayasada yapılan bir değişiklik ile açıldı. 


1990 yılından itibaren yıllara göre, YAŞ ile ordudan ihraç edilen subay sayısı ve nedenleri şöyle: 



- 1990: 47 Subay, 143 Astsubay: 190 kişi(İrtica)
- 1991: 19 Subay, 78 Astsubay : 97 kişi (İrtica)
- 1992: 13 Subay, 48 Astsubay : 61 kişi (İrtica)
- 1993: 13 Subay, 35 Astsubay : 48 kişi (İrtica)
- 1994: 16 Subay, 38 Astsubay : 54 kişi (İrtica)
- 1995: 18 Subay, 59 Astsubay : 67 kişi (İrtica)
- 1996: 46 Subay, 52 Astsubay : 98 kişi (İrtica)
- 1997: Toplamda 297 kişi (İrtica)

- 1998: 127 Subay, 145 Astsubay:272 kişi(İrtica)
- 1999: 20 Subay, 61 Astsubay : 81 kişi (İrtica)
- 2000: 20 Subay, 42 Astsubay : 62 kişi (İrtica)
- 2001: 11 Subay, 70 Astsubay : 81 kişi (İrtica)
- 2002: Toplamda 44 kişi (İrtica)
- 2003: Toplamda 20 kişi (İrtica)
- 2004: Toplamda 20 kişi (İrtica)
- 2005: Toplamda 15 kişi (İrtica)
- 2006: Toplamda 54 kişi (2 irtica, 52'si uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)

- 2007: Toplamda 61 kişi (12 irtica, 49'u uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)
2008: Toplamda 24 kişi (5 irtica, 19'u uyuşturucu alışkanlığı ve diğer nedenlerle)
2009: Toplamda 3 kişi (İrtica)


ve

Haber 46'nın 5 Ağustos 2010 tarihli, "Tarihte ihraç kararı olmayan tek YAŞ oldu" başlıklı haberi der ki 2010 yılında TSK'dan ihraç edilen olmamış...

2011 yılında ise YAŞ'da 2 adet ilk var: 
1-  İki Orgeneral koltuğu boş: 
           Orgeneral Bilgin Balanlı (Balyoz Darbe Planı nedeniyle 30 Mayıs 2011 de tutuklandı)
           EDOK Komutanı Nusret Taşdeler - İnternet Andıcı Davası sanığı
2-  İlk kez uluslararası krizler görüşülecek, Suriye merkezli yeni bir bölgesel strateji belirlenecek.

ve irtica'dan dolayı da ihraç yok elbette...

Bu arada;
2007 yılından itibaren kurulan komplolar ile Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı, Askeri Casusluk davaları gibi birbiri ardı sıra açılan davalar ve tutuklamalar ile Genel Kurmay Başkanı dahil TSK 'nın önemli subaylarını TSK'dan ihraç ederek onların kadrolarını boşalttılar.  Halkı TSK'ya neredeyse düşman ettiler... 

2002 yılında  seçilmiş olan AKP,  Fethullah Gülen kadroları ile el ele beraber yürümeler başlamıştı... ve Fethullah Gülen kadrolarının istedikleri noktalara yerleşmeleri için gereken herşeyi yapmışlardı.. Fethullah Gülen!'in Türkiye'ye dönme zamanı geldiğini meydanlardan ilan etmeye başlamışlardı...

TSK içine yerleşirken de 28 Şubat intikamını katmerli olarak almışlardı... Genel Kurmay Başkanı bile terörist ilan edilmişti... ve  meydanlarda  " Bu davanın savcısıyım..." diye seslenen dönemin Başbakanı ve AKP hükümeti Fethullah Gülen'e, diğer kilit devlet kurumları ile beraber TSK'yı da işte böyle teslim oldu....

1979 dan 2016'a kadar kaç kişi olmuştur devlet kurumlarına yerleşen iyi eğitimli Fethullah Gülenciler??? 

4 Bakan'ın istifası ile sonuçlanan17-24 Aralık 2013 yolsuzluk olaylarından sonra   "ne istediler de vermedik??" diye serzenişte  bulundular... ve onlar da "28 Şubat"cılar gibi Fethullah Gülen ile savaşmaya başladılar...

Ve bugün geldiğimiz nokta; 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması... 

Kalkışanlar suçlu elbette... cezalarını da çekmeliler... 
ama,
FETÖcülerin kadrolaşmasına bunca yol verenler ??? Hele de böylesine kritik noktalara kadar yerleşebilmelerine zemin verenler????

Sorumluların hesap vermelerinden de, istifa etmelerinden de vaz geçtim çünkü bizim siyasi geleneğimizde yok böyle bir alışkanlık...

Halktan ne zaman özür dilenecek ??? 

AKP İktidarlarının, yasalara dahi uymayan bu ortaklığı yüzünden,  devlet kurumlarının böylesine keyfiyetle işgal edilmesinin karşılığında,  bunca yaşadıklarından sonra bu halk bir özürü bile hak etmiyor mu??

Madem ki demokrasiden yanayız... ve demokrasi zaferimizi kutlarken şık olmaz mıydı;
 " siz bizi seçmiştiniz ama biz size sormadan, sizden onay almadan FETÖcüleri iktidara ortak ettik ve başınıza bela ettik özür diliyoruz " deseler... ???








17 Tem 2016

Demokrasi Bayramı



15 Temmuz 2016…
Bir darbe kalkışması yaşadık,,,, iki köprünün trafiğe askerler tarafından kapatıldığı haberleri gazetelere düştüğü andan itibaren medya sayesinde an be an canlı yayınlarda ve sosyal medyalarda ve de internet gazetelerinden gelişmeleri neredeyse nefes almadan izledik…  yayın yasağı olmadan ve her bir kanaldan...

Komutanları rehin almışlar, köprüleri tutmuşlar, tanklar ve savaş uçakları ile harekete geçmişlerdi ve TSK darbe tarihinde ilk kez Türk askerinin meclisi bombaladığına ve vatandaşı öldürdüğüne şahit oluyorduk… 

TSK içindeki bir FETÖcü bir gurup olduklarını duyduk yetkili ağızlardan… TSK  hiyerarşisi içinde yola çıkılmadığını söyledi yetkililer… Cumhurbaşkanı  halkın sokaklara çıkmasını, tankların önüne yatmasını istedi. Cami minarelerinden okunan salalar eşliğinde millet sokaklara döküldü…

Ve Darbe kalkışmasında bulunanlar tabiri caiz ise kıskıvrak yakalandılar ve  başarılı olamadılar…

Bir nefes aldık... bunu yaşamamıza yol açan sorgulanacak çok şey var ama olsun, şu an için önemli olan; darbe teşebbüsü başarıya ulaşamadı...   Çok şükür.... 


Darbelerin bugüne kadar kime gerçek anlamda yararı olabilmiştir ki??? Er veya geç darbeciler hep ama hep kaybetmişlerdir...en muktedir olanları bile.... Böyle başlıklar attırıp - referandumlarda  %92 alanlara bile.... 




Darbecilerin hezimeti ardından...
“Demokrasi kazandı” diye sevinç naraları attık… 

Meydanlar dolduruldu…. bayraklar ellerde... marşlar dillerde...




"Bundan böyle 15 Temmuz Demokrasi Bayramı olmalı” dedi yetkili ağızlar…. 

Ankara’da olan Milletvekilleri anında mecliste toplandı… bombalar atılırken brbirlerine kenetlendiler… birlikte paylaştılar dehşet saatlerini… birbirleriyle kavga etmeden… çatışmadan…  Mecliste gurubu bulunan 4 parti ortak duyuru yayınladı…. Meclis hep beraber “İstiklal Marşı”nı söyledi… Meclis başkanı Kahraman, Mehmet Akif’in  yazdığı İstiklal Marşımızın devamı olan kıtaları büyük bir memnuniyetle okudu.
Çok güzel görüntülerdi...




Muhteşem bir sonuçtu demokrasi adına… darbeye karşı tek vücut olarak direnmek… 

Bir kahramanlık destanıydı….

Yüreğim… yüreklerimiz sevinçle doldu…. Umutla doldu….


Keşke, tüm bu sevince, bu zafere gölge düşüren olaylar da olmasaydı….

Keşke, Cumhurbaşkanı halkı sokağa çağırmak yerine güvenlik güçlerine bıraksaydı darbeyi sindirmeyi…. 

Hadi o anki panik duygusu içinde Cumhurbaşkanı Türk Askerinin Türk vatandaşına karşı silahını ateşleyemeyeceğini düşünerek ilk aklına geleni yaparak bu çağrıyı yaptı…

Keşke , sivil vatandaşlar İŞİD tarzında davranarak, yakaladıkları erleri öldürmeselerdi… işkence etmeselerdi… sadece polise teslim etselerdi yakaladıkları askerleri linç etmek yerine…

Hadi o vatandaşların bazıları içlerindeki öfkeye teslim oldular… ne de olsa bir türlü yok edilemeyen  “linç kültürü”  denilen bir olgu da var …ama... Ya diğer vatandaşlar... orada olan polisler....???

Hadi onlar da korktular böylesi öfkeli kalabalığın önüne geçmekten – gerçi korkmayanlar ve askeri linç edilmekten kurtarıp - kucaklayanları da oldu - "herkes kahraman doğmaz" diyelim...







Keşke…  savcılar bu erleri böyle katledenleri, işkence yapanları videolardan – fotoğraflardan belirleyip tutuklatsalardı…. Aynen darbecilere yaptıkları gibi anında hareket etselerdi….


Hadi onlarda önceliği darbecilere verdiler , önümüzdeki günlerde bu vahşi katillerin ve işkenceci vatandaşların da peşine düşecekler….

Keşke, Cumhurbaşkanı veya Başbakan veya camilere anında sala okutabilen diyanet işleri başkanı kameraların önüne çıkıp  böylesine bir vahşetin yanlış olduğunu halka söyleselerdi…. 

Daha bir umutlu olacaktım... demokrasi bayramı adına....








15 Temmuz 2016 ‘da Atatürk Hava limanında kameraların önünde “bu ülke hepimizin, 78 milyonun…” diyen  ve 78 milyonu meydanlara çağıran Cumhurbaşkanı… 16 Temmuz 2016 sabahında tüm vatandaşların telefonlarına 



Tüm halkımızı milli iradeye, demokrasiye sahip çıkmak üzere meydanlara davet ediyoruz.
Turkiye Cumhuriyet Devleti”
diye mesaj yollayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti...


daha dün,

Bayram kutlamaları veya anayasal protesto haklarını kullanmak isteyenlere yasaklar koyarak , meydanlara - özellikle de  Taksim’e çıkanların karşısına polisi tomalarıyla dikip, biber gazı ve plastik mermilerle halka saldırtır… hatta "benim kahraman polislerim" diyerek vatandaşların ölümlerine sebep olan polisleri korurken...






bugün  (15 ve 16 Temmuz 2016 tarihinde ) 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Devleti halkı meydanlara davet etti... hatta bu çağrı üzerine  doldurulan meydanlardan birisi de hep yasaklananTaksim Meydanı’ydı... Ama bu kez  devlet ve mekanizmalar kutlamalara destek verdiler..





yarın da…

Taksim Meydanı ve diğer meydanları.... bayramlarını kutlamak isteyenlere… veya anayasal hakları çerçevesinde sivil protesto gösterilerinde bulunmak isteyenlere özgürce kullandırırlarsa...

Yarınları beklemeden bugünden itibaren….

Çoğunlukçu  sistem yapısından  dönüp, çoğulculuk sistemine dönüyorsak…

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her bireyine eşit davranan bir devlet olmak için adımlar atmaya başladıysak...

Farklılıklara... farklı düşüncelere, farklı yaşamlara, farklı inançlara, siyasal eleştirilere… tolerans gösteren, saygı duyan bir toplum olmak için çaba göstermeye başladıysak...

Darbelere umut bağlamaktan vaz geçtiysek... Sivil veya askeri her türlü darbe karşısında, her zaman ve her ortamda, yine böyle kahramanca dikilebileceksek...

Adaletin her bir  birey için eşit şekilde uygulandığı… hakimlerin hür vicdanları ile, karşısındaki zanlının kim olduğuna bakmadan karar vermek için ettikleri yeminlere sadık kalmak için kendilerine  söz vermeye başladılarsa ve bu yeminlerini uygulama kararlılığındaysalar..

Ülkenin her yerinde eşit eğitim hakkı nın sağlanması için seferberlik başlatıyorsak...

Meclisteki vekiller ve devlet kadrolarındakiler ettikleri yemine, anayasa ve yasalara uygun ve sorumluluklarına yakışır biçimde davranmaya karar vermişlerse ve artık meclisteki davranışları-söylemleri ve uygulamalarında bugün gösterdikleri tabloyu yarın da devam ettirebilecekler ise...

Hükümet mensupları... ve hükümet olma adayı partilerin mensupları.... özellikle bu "darbe girişimi" olayının faillerine ve bunların bulundukları pozisyonlara kimler tarafından hangi niyetlerle nasıl konumlandırıldığını hatırlayarak, devlet kadrolarına kendi yandaşları olarak düşündükleri kişileri devlet kadrolarına sistematik olarak yerleştirmek sevdasından vaz geçme kararlılığına ulaştılarsa... 

Milletvekilleri,  meclis ve hükümetteki konumlarının ve görevlerinin sadece millete ve ülkeye hizmet etmek olduğunu... bu yetkilerini ve konumlarını kişisel çıkarları için kullanamayacaklarını idrak etme durumuna gelmişlerse...

Vatandaş meydanlarda tankların önüne yattığı gibi... canı pahasına cuntacıların üzerine yürüdüğü gibi, aynı cesaretle kendi vatandaşlık haklarına sahip çıkmaya karar verdiyse... kendi anayasal haklarını savunmaya başladıysa...

Vatandaşlar, Demokratik bir Cumhuriyet olmamız için  gereken adımların, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Hükümeti, Milletvekillerinin tümü, Yüksek Mahkemeleri, Medyası  ve Devletin Üst yönetimde bulunan her bir yetkilisi tarafından atılması için, gereken tepkileri göstermeye de kararlıysa....


işte benim ülkemin demokrasi şenliği başladı diyebilirim….

Yok değil ise... sadece "cunta" sözüne oluşmuş alerji ve Reis'e olan tapınma güdüsüyle meydanlara koştuysa bu halk... meclistekiler de "cunta" nın yarattığı can korkusuyla geldilerse yan yana....

Bu benim için bir demokrasi şenliği olamaz ki... sadece;

“Bir bela daha def edildi ama ya yarın???... acaba başka ne gelecek başımıza…” diye  endişelerle beklemeye devam edeceğim…..  

çünkü sistem hep kendisini güçlü hisseden birlerinin diğerlerini ezdiği bir sistem olmaya devam edecek 

ve...

her zaman...
er ya da geç... “daha güçlü” birileri ortaya çıkar… 
ve bir gün birilerinin daha kalkışabileceği ve hatta başarılı olabilecekleri kabusu iktidarı da vatandaşları da esir alır …. 
Böylesi bir paranoyak ortamda...
Yaşam kalitesi, herkes için  her gün daha bir düşer…. 
filler savaşır.. çimenler ezilir... derler ya işte o misal olan halka olur...


Gerçek bir demokrasi bayramı yaşamayı diliyorum....
Bu ilk adımın kutlamalarının keyfini sürekli kılabilmeyi diliyorum... 
Demokratik bir Türkiye Cumhuriyetinde yaşayabilmeyi diliyorum....
Başka belalar yerine güzel kutlamalar yaşamayı diliyorum...

Bu acı tecrübede canlarını kaybeden herkesin aile ve yakınlarına baş sağlığı diliyorum...









Bunlar da ilginizi çekebilir...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...